Sakın gitme, daha söyleyeceklerim var. 4.Bölüm

 

Karsiya gecmek icin iskeleye dogru yurumeye baslamistim. Olabildigince sakin yuruyor, sanki her sey icin fazlasiyla vaktim varmis gibi bir eda salıyordum etrafima.

Zaman eğilip bükųluyordu vücudumun cevresinde, sanki cekim gųcum varmis gibi sekillendiriyordum bana ait olan zamani. Hemen yanimdan gecen bir insanin sesiyle ara verdim eğip bükmelerime.

“Tolga ! Ne haber?”

“ Oooo Selcuk ! Iyiyim sagol, sen nasilsin? Nasil gidiyor hayat?”

“ Ayni be abi, dukkandayiz, biliyosun”

“Nasil isler?”

“Idare ediyoruz. Ugrasana bi gun, eskileri yaad ederiz!”

“tamam, ugrarim bu hafta”

“oldu o zaman, bekliyorum, hadi hoscakal”

“tamamdir, sana da iyi aksamlar”

Cok eskiden beri tanidigim bir insandi Selcuk, Fenerbahce’de bir sarap dukkani var. Ama neydi bizim az once Selcuk’la yaptigimiz? Bu nasil bir konusmaydi? Nasil bir hal hatir sormaydi? Bunca yildir birbilerini taniyan iki insandik biz, “naber? Iyiyim senden naber? Ben de iyiyim ! Iyi o zaman hadi gorusuruz” den baska soyleyecek bir seyimiz yokmuydu da boyle kucuk konusmalara sığdirip alelacele kaciyorduk birbirimizden.

Ben sevmiyorum kucuk konusmalari, kacamak, adet yerini bulsun diye hal hatir sormalari. Ben hayattan konusmak istiyorum, felsefeden, umutlardan konusmak istiyorum, baska gezegenlerde olmasi mumkun hayatlardan bahsetmek, karsimdaki insanin acilarini dinlemek, mutluluklarini paylasmak istiyorum. Boyle ayak ustu “naber? Iyi. senden naber? , benden de iyi.” kivaminda gelisen kisa kucuk konusmalarin iki insanin birbirini hic ama hic siklemedigini gosterdigini biliyor, kendimden ve benimle bu sekil konusan insanlardan soguyorum.

Bir insanla yuz yuze, sıkılmadan, hararetli bir sekilde saatlerce yapilan konusmalardan daha rahatlatici ve ozel hissettiren ne olabilirdi ki su dunyada, hele hele bu konusmayi bir arkadasinla degil de aşik oldugun insanla yapabilmek keyiflerin en guzeli degilmidir, konusabilmek, dinlemek, onemsendiginin farkina varmak.

Hayatimda, neler hissettigimi ve nasil oldugumu merak eden daha cok insana ihtiyacim vardi benim. Beni, derinimde olanlarimla kabullenecek, bayram sabahi nesesi sacmadigim zamanlarda da beni sirf ben oldugum icin dinleyebilecek insanlara. Aslinda hepimizin boyle dostluklara ihtiyaci vardir. Fakat kimi zaman gecenin sabaha öykunen saatlerine kadar oturup öz elestirilerin en acimasiz olanlarini yapariz kendimize.

Bu bahsettigim turde konusmalari ben bir tek Zeynep ile yapabiliyordum. Yok yanlis oldu ! Ben bu bahsettigim tür konusmalari herkesle yapabiliyor ama en sik Zeynep ile yapiyordum.

Keza bu uzun konusmalarimiz neticesinde ben o na asik oldugumun farkina varmis ve kendimi istemeyerek bu duruma sokmustum.

Bak donup dolasip yine Zeynep’e geldim, ya da baska bir degimle aşka geldim.

Insanlar asik olmayimi seviyor yoksa aşik olma fikri cazip geldiginden mi asik oluyorlar, cevaplanmasi cok zor bir soru bu.

Disaridan baktiginizda cok guzel gorundugu halde, icine girince, korkutucu bir karanliga sahip oldgunun farkina variyor ve korkuyoruz. Masalsi bir gūcu var ask denilen kavramin kafamizi bir sureligine duman eden.

Ne tuhaftir ki surec icerisinde bizi bizden alan bu duygu yüklenmesi, bir sure sonra ayagimiza zincirli bir beton blok gibi bizi dibe cekiyor, onceleri guzel olan derinlik sarhoslugu hissi yerini yitirilme hissine birakiyor.

Iste boyle zamanlarda saatlerce konusabileceginiz bir arkadasa ihtiyac duyuyorsunuz. Ya da, yine boyle zamanlarda siz birileri icin, saatlerce konusabilecekleri bir arkadas oluyorsunuz.

Boyle insanlarla cevrilmisse eger etrafiniz ve sizde boyle bir insansaniz, herkes cektigi aciyi cok daha cabuk unutuyor ve tekrar hayata sariliyor.

Herkes sadece kendisini hakkedenler icin mukemmel bir arkadas olup yine sadece karsisindakine hayat suyundan sunuyor. Kendi derilerinin altinda konforlu olan insanlar bunlar, “ben hep mutluyum , mutlu olmayi sectim ben” maskesinin ardina saklanmayan, olduklari gibi davranan, kahpelik nedir bilmeyen ozu sozu bir insanlar.

Benim hayatimda da var bu tip insanlardan bir iki tane, zaten cok da olmasina gerek yok, bir iki tane olmasi yeter de artar. Bu aksam da o insanlardan birini gormek umuduyla o nun her zaman oldugu mekana gitmek icin iskele onunde vapur bekliyorum sigaram elimde.

———————————-

Vapurdan indigimde hafiften yagmur çiselemeye baslamis, yagan yagmur beni daha da keyiflendirmisti. Hani demistim ya, bazen paramparca olursunuz ve en zoruda sonra o parcalari birlestirmektir diye, hic oyle hissetmiyordum su an. Ziraat bankasinin yanindan Tunel’e gelip girdim iceri. Islanan ayaklabilarin biraktiklari izler arasinda kendi izimi kaybettirmis olmanin dayanilmaz huzuru vardi icimde. Ara ara olur ya, bir anligina cok ama cok mutlu hissedersiniz kendinizi, cok kisa bir suredir bu, 1 ya da 2 saniye surer ama inanilmaz derecede umutlu , pozitif ve mutlu oluverirsiniz bir anda sebepsiz yere. Iste o an, beyninizin ihtiyac fazlasi serotonin’i salgiladigi andir. Ne yazik ki cok kisa surer bu ve an bile denilemeyecek zaman diliminde bitiverir hemen. Ben bu duyguya Aura Mutlulugu diye bir isim takmistim cok zaman once, hala inatla kullaniyorum belki bir gun herkes tarafindan kullanilir diye.Öyle bir duyguydu beni sarmalayan iste.

Bu sarabi duyguyla bindim hemen onumde duran trene. Keyifli kisa bir yolculuk olacakdi bu. Hep ayni, telaşsiz, serin, duvarlari çinilerle bezenmis Tunel’den yapilan 573 metre uzunlugunda 90 saniye suren yolculuk.

Ohooo ben cumleleri dizerken aklimin kivrimlarina, coktan gelmisstik bile varmamiz gereken noktaya,

Tunel’i keyifli yapan da buydu sanirim, kisa olusu, kucucuk olusu, bize cocuklugumuzda sahip olamadigimiz oyuncaklari hatirlatmasi, her bindigimizde bizi sanki farkli bir evrene tasiyan portal olmasi…

Adimlarimi yavas atacak, yuzlerce kez gecmis olsam da bu caddeden icime sindirecektim bu aksam biraz daha.

Gezinirken Beyoglun’da sadece vitrinlere bakmamak , biraz da kafayi kaldirip binalara bakmak gerekir. Beyoglu en guzel, ara sokaklari, pasajlari ve neo-klasik binalariyla ve bir zamanlar o binalarda yasayan Rum, Yahudi, Levanten kulturunun keyifli renkliligiyle anlasilabilir. Ben boyle dusunuyorum en azindan.

Son donem Osmanli’si ile Cumhuriyetin o umut dolu ilk on yili kokar bu cadde basinizi eger yukari kaldirirsaniz. Dedim ya baska bir evrene ya da boyuta atlamis gibi hissedersiniz kendinizi, sakin ola indirmeyim ama basinizi, goz seviyenizde goreceklerinizin biraz evvel gorduklerinizle hic bir alakasi yoktur cunki.

Bir zamanlar Mosyo Levi’lerin, Pari’lerin , Madam Aspasia’larin dolastigini goremiyorsaniz eger, hic anlamamissinizdir Beyoglu’nu.

Pasajlari ile bati’yi dogu’ya tanitan, yeni yeni küllerinden silkelenmeye calisan, atilimlar yapip, cagi yakalamayi amac eden bir imparatorluga yardim edercesine akiyor koca bir cadde onumde ben Hazzopulo Pasajı’nin onunden gecerken ben.

Otomatik birahanesi, Bomonti Bira bahcesi, Dimitro Manikas’in islettigi Nektar ve bir tek onda bulunan Mavrodafni (kara defne) adli sarap geliyor aklima, hic yasamadigim bir donemi babamin anlattiklarindan biliyor ve hic yasayamayacagimin acisini icimde hissediyordum.

Mihail Statateo’nun hem sahibi hem de ascisi oldugu Lala birahanesi ve farkli ulkelerden duzinelerce farkli bira ve sarap cesitleriyle,fume balik rokfor , dil ve havyar ile zengin menusunun bugun yerini kokorec satan bir amcaya birakmis olmasi ise zamanin bizim gozumuze soktugu en acimasiz intikamdi.

Ne olmustu bize boyle, bu ulkeye, bu sehire, Cadde-i Kebir denilen Beyoglu caddesine ? Neden Concordia ya da Comer’s gibi kafeşantanlar artik yoktu. Nasil oluyorda bir ulke, tarihinin silinmesine bu kadar duyarsiz kalabiliyordu.

Siraselviler’den asagi inip Alman hastenesi’nin hemen arkasinda gelmem gereken mekana gelmis, daha disaridayken gormeyi umud ettigim arkadasimi icerde gormustum bile.

Bana eli ile hemen onumde duran abdesthane taburesi gibi kucuk tabureye oturmami isaret etmis, bende olur anlaminda basimi sallayip oturmustum onumdeki kucuk ve rahatsiz masaya. Niye normal masa koymazlar ki ? Neden tavuk gibi tunememiz gerekiyor, insan gibi oturmak varken?

Ismi Pinar arkadasimin, cok sevdigim, fikirlerine onem verdigim bir insan, cok iyi bir dosttur. Cok sik gorusemeyiz, ama gorustugumuzde ise kaldigimiz yerden hic birsey olmamis gibi devam ederiz konusmaya. Ayi isimli bu kucuk barin da sahibiydi kocasi Levent ile birlikte. Levent’te iyi bir insandi Pinar kadar konuskan olmasa da cogu zaman o da katilir pinar ile yaptigimiz hararetli konusmalarimiza, alkol ile, atistismaliklar ile bitirirdik geceyi.

O guzel gulen yuzuyle geldi oturdugum masaya elinde iki kadeh raki ile

“Tolgam, gel bi sarilayim sana, ozledim seni be adam!”

“Yaa sorma soguttuk biraz arayi, ben de seni ozledim valla cok”

“hadi hosgeldin” dedikten sonra tokusturup kadehlerimizi ve alip ilk yudumlarimizi, ikimizde ayni anda ayaga kalkip, pantalonlarimizin arka cebinde duran paketlerden birer sigara cikarip yakmistik bile.

Olabildigince yogun bir rehavet, tatli bir tembellik sariyordu elimi ayagimi ne zaman bu bara gelsem ve Pinar’la konussam. Sebepsizlikler vardi ama yadirgamalar hic yoktu, soyle bir suzmeden birbirimizi bastan asagi, oldugumuz gibi oluyor, diledigimiz gibi konusuyorduk biz Pinar’la.

“eee anlat bakalim , nerelere noktalandin bir aydir?”

“ Kafamda cozmege calistigim seyler vardi onlarla ugrasiyordum”

“ cozebildik mi bari”?

“ yok yaaa, daha da buyuduler… ama cozucem insallah”

“insallah ile masallah ile olmaz oglum, biliyorum sorunun Zeynep oldugunu, konusta olsun artik ne olacaksa”

“ denedim bir iki kere konusmayi , her seferinde sanki anlamis gibi neden konusacagimi cevirdi lafi bir turlu baska yerlere, ben de vazgectim konusmaktan, kaldi ki artik derdim, konusamamak degil”

“ e ne peki?”

“ icimdekileri nasil bastirip da arkadas kalacagim onu dusunuyorum”

Kadehlerimizi birer kere daha dokusturup, ikimizde buyukce bir yudum alip, yine ayni anda “ahhh” deyip biraktik altindan su damlayan kadehlerimizi onumzdeki kucuk masanin uzerine.

“ hala yapiyormu o kucuk kuslari”

“hic durmadan hemde, onuda sordum gerci, ama yine tatmin edici bir cevap alamadim, “seviyorum, oyuzden yapiyorum” diye gecistirdi”

“ ben Zyenebi senin kadar iyi tanimiyorum, o nu sadece seninleyken gozlemleyebildim, biraz icine kapanik biri gibi gorunuyor uzaktan. Dikkat ettim, iki ya da uc kere biraraya geldik ve o hep seninle konustu seni dinledi beraber oldugumuz zamanlarda. Sanki o nun anahtarini birtek sen elinde tutuyormussun gibi birsey bu, sanki o birtek seninle bu kadar yakin olabiliyormus gibi.

Dogruydu Pinar’in dedikleri, Zeynep arakadaslari olan bir kadindi , ben yokken arkadaslari ile nasil konustugunu dogal olarak bilmiyordum ama eger ortamda ben varsam o hep benimle konusuyor, hep benim dediklerimi pur dikkat dinliyordu. Bunda tuhaf olan birsey yokmus gibi gorunsede, dusununce, bu davranis biciminin biraz garip oldugu sezinleniyordu, ve bunu sezinleyen sadece ben degildim, Zeynep’in bu davranisi Pinar’inda dikkatini cekmisti. Ben ise bunu ilk defa duyuyordum Pinar’dan

“evet biraz fazla yakiniz birbirimize galiba, zaten bu yakinlik, bu siyam ikizi hallerimiz beni bu duruma soktu. Simdi ise ben o na asik o ise beni arkadasi olarak goren kadin. Iste benim bu duruma bir hal caresi bulmam lazim, hem de hemen”

“yasimiz ilerledikce daha keskin bir sekilde kabulleniyoruz, baskalarinin anlamadigi bir hayati yasiyor oldugumuzu. Onun, senin onun hakkinda neler dusundugu biliyor varsayimiyla hareket etmemelisin, kaldi ki, o nu asik oldugun kadin olarak kaybetsen bile bu yolda kendini bulacaksin. Yani ne olursa olsun sen kazanacaksin. Ama varsayimlarla, “bana oyle geliyor” larla hareket etme. Bir de soyle dusun, ruh ikizi denilen kavram sadece ask ile ilintili degildir , insan pekala bir arkadasini da ruh ikizi olarak gorebilir, Zeynep’de belki senin icin boyle bir ruh ikizidir”

Kabullenmek istemiyordum Pinar’in soylediklerini, ama yuregim ne kadar karsi koysa da , aklim “o hakli”diyor, yuregim ile arasinda ki kopruyu yakmaya calisiyordu. Bazen guzel seylerin olabilmesi icin boktan seyler yasamamiz gerekiyordu, icinde bulundugum durum iste o boktan durumun ta kendisiydi.

Kadehimi elime alip bir yudum daha aldim sulanmis rakimdan, bir iki dakika bir sey konusmadan , ikinci yudumlari da alip gereksiz bir hizla bitirmistik elimizde ki rakilari. Bir sey dememe firsat vermeden tez canli bir sekilde iceri gitti Pinar,. Geri geldiginde elinde bir cesmibulbul ve buz dolu kap vardi.

“gece uzun adamim, icmek lazim”

bazen tek duze olsada raki icmelerim, bu kadinla ictigim raki her zaman keyfe deger gibi seriliyordu uzerime. Akdeniz’liydi o, yakisiyordu eline raki, mert konusuyor, yuregini desmiyor, ama yeri geldiginde eski zaman kadilari gibi dobra cumlerle, sana “ yarin olunca tekrar dusuneceksin bu dediklerimi” lafini yedirtiyordu, yarinlar oldugunda ise ben kendimi dun aksam onunla konustuklarimizi dusunmeden yapamiyordum. Yarin sabahta bu boyle olacakti. Biliyordum.

“en guzel raki henuz icilmemis olandir” diyerek bosaltti rakiyi bardagima, uzerine iki tane buz ekleyip , kendisi icinde bu torenlesmis hareketi tekrarlayip kaldirdi kadehini benimkiyle tokusturmak icin. Yine su damlamisti bardaklarimizin altindan. Sevinc gozyaslari gibi dustuler masanin uzerine, guzel bir muhabbetle ve mundar edilmeden iciliyor olmanin verdigi huzur ile. Hafif egik duran olan masadan yere dogru aktilar sonra.

“sende suyu izledin benim gibi, ne dusundun izlerken?” diye sordu

“sevinc gozyaslari gibi dustuler masanin uzerine, guzel bir muhabbetle mundar edilmeden iciliyor olmanin verdigi huzur ile. Hafif egik duran olan masadan yere dogru aktilar sonra” diye cevap verdim.

Gulumseyerek cevap verdi cevabima

“biliyormusun, ilk su dort bucuk milyar once olusmus”

“ evet”, dedim ve ekledim “ ama daha da ilginc olani suyun olusmasi ile atmosferin olusmasi ve bir daha dunya’ya disaridan su gelmemesi”

“nasil yani”

“ilk su molekulu gaz bulutlari halinde, dunya’nin cekim kuvvetine kapilip, yuzeye carpip orada kaliyorlar…. birikip kucuk goletleri, okyanuslari olusturuyorlar, daha sonra atmosfer olusuyor, ve icerideki su disari , disarida ki su ise iceri giris cikis yapamiyor, yani aslinda biz 4.5 milyar once dunya’ya gaz bulutlari ile gelen suyu iciyoruz su anda, bir nevi, devasa bir filtre gibi, dunya bizim kullandigimiz suyu aliyor, temizliyor ve bize tekrar sunuyor.”

“ su an rakiya buz olarak kattigimiz su belki baskalari tarafindan da baska zamanlar da raki ya su ya da buz olarak katilmis olabilirler yani”

“muhtemel !, belkide cok uzaklardan gelmistir bu su molekulleri buraya, baska bir kitada bu su ile corba bile yapilmis olunabilir”

“iste boyle bir dengenin icinde hic birseyi fazla kafaya takmaman lazim Tolgam!”

“yak be kuzum, takmiyorum valla, ileriye yonelik ders cikarmak butun derdim, yoksa taktigim filan yok aslinda”

“yaaa muzik niye sustu ki, dur bi bakayim suna, geliyorum hemen” diyerek kalkti, barin arkasindaki muzik sisteminin yanina gitti.

Ufacik boyu ile barin arkasinda sadece omuzlari ve basi gorunuyordu. Basina saclarini tutmasi icin bagladigi esarp ile uzerindeki bluz ve barin ustune vuran turuncu isik mukemmel bir uyum saglamis bir bicimde bana Edward Hooper in “Nighthwaks” isimli tablosunu animsatiyordu. Ruhu guzeldi bu kadinin ve ben kendimi cok sansli hissediyordum onunla dost oldugum icin.

Iceriden bana seslendi,

“Tolgam oyle birsey koycam ki, biteceksin onunde ki raki kadehinin kenarinda”

Gulumsedim. Ne calacagini bilmiyordum. Muzik zevklerimiz uysa da birbirine, merak ediyordum benim icin secilen parcanin ne oldugunu.

Sarki baslamisti Amy Winehouse’dan “Back To Black” di benim icin sectigi sarki, pence gibi sivri sesi yankilanmaya baslamisti kulaklarimda ve bulundugumuz sokakta, “We only said goodbye with words,I died a hundred times.You go back to her.And I go back to…I go back to us”. Cok super bir sarkiydi gercekten de , ama icinde bulundugum durum bu sarkiyi tarafsiz dinlememe engel oluyor yeteri kadar keyif almamin onunde yuksek bir duvar gibi duruyordu. Cokda iyi bir secim degildi kisacasi bu sarki su an icin.

Karsima oturdu yine, paketinden bir sigara cikarmak istedi, sigarasinin bittigini farkedip benim paketimden aldi bir tane.

“Ya Tolgam seninle bir sey paylasmam lazim benim”

“nedir?”

“Ya ben cocuk istiyorum”

“eee?”

“Levent istemiyor ama, yani ne zaman ben bir sekilde bu konuyu acsam, “ne gerek var” “boyle bir dunyaya cocuk mu getirilir” gibi sacma salak seyler soyluyor”

“ sen bu konuda ne kadar istekli oldugunu anlatmaya calistinmi ona?”

“defalarca denedim, ama herif Nuh diyor peygamber demiyor yaaa”

“ o na, senin ne kadar cocuk istediginden degil, onun ne kadar iyi bir baba olacagindan bahset, ruhunu oksa, erkeklerde en az kadinlar kadar isterler cocuk sahibi olmayi, ama biz erkeklerde bu icgudusel degil kisiseldir, bizim icin onemli olan birlikte oldugumuz kadin tarafindan iyi bir baba olacagimiza inanildigini bilmemizdir, iste bu yuzden bunu o na inandir.”

“ Aferin len, guzel konustun yine, hadi o zaman senin serefine icelim bu sefer” deyip tokusturduk yine kadehlerimizi.

“Levent nerede bu arada” diye sordum

“Kackarlara gitti Omer’lerle, Sali gunu donecek. Iyi oluyor arada boyle kisa kisa ayri kalmak, ozluyorum serefsizi”

Zeynep’i ozledigimi farkettim bu cumlenin akabinde. Keske o da burda olsaydi, sadece beni dinler yine sadece bana anlatirdi. Hint bulbulleri gibi yanyana oturup, sonra ucumuz tokusdursaydik kadehleri keske,

“Eee? Senin ki nerede?”

“Ankara’ya gitti bu sabah, oradan da Adana’ya gececek, onbes gun yok”

“ e guzel o zaman onbes gun uzun bir zaman dilimi, oturup adam akilli dusunme firsatin olur”

Benim yaptigim cikarimlari, yine benim cimlelerimle bana bir tavsiye gibi sunuyor beni sasirtiyordu. Ya ben kendimden cok sey veriyordum, ya da etrafim sahiden de beni cok iyi anlayan insanlarla doluydu.

“Bende aynen senin dedigin gibi dusundum bu sabah, hatta neredeyse ayni cumleyi kurdum”

“E taniyoruz Tolgam birbirimizi”

Zevzek bir gulumsmeyle kaldirdim kadehimi…

“o zaman bu sefer de tanismamizin serefine icelim” diyerek carptim kadehimi onun masada duran kadehine, yine buyukcene bir yudum alip biraktim kadehimi masadaki su birikintisinin uzerine.

————————————-

Geleli 3 saat kadar olmus konusulan konular genis bir yelpazeye yayilmisti, arada o bana sevdigi bir siiri okumus bense ona anlamsiz bir sekilde Sehir Hatlari vapurlarindan ve tarihcelerinden bahsetmisitim. En cok da bu konudan hoslanmis olacak ki devamli sorular sorup desmisti bildiklerimi.

Arada filmlerden de konusmus, o na neden en iyi bilim kurgu filminin Star Wars degil de Blade Runner oldugunu anlatmaya calismis ama onu ikna edememistim.

—————————————

Aksam geceye donmus, ikimizinde kafasi iyi olmustu, laf lafi acmis, o bahsettigim ve ihtiyac duyudugum hararetli konusmayi Pinar’la hakkini vererek yapmistik.

Bir tane daha icmemem gerektigini biliyordum, gozlerimden anlamis olacakti ki yine ivedilikle kalkip kayboldu ortadan bes alti dakika. Ben ise yan masada oturanlarin konusmalarini dinliyor, birbilerine onumde cilve yapan iki kopegi izliyor, ama aslinda hala Zeynep’i dusunuyordum. Telefonumu cikarip, mesaj attim cabucak

“Ankara nasil?” diye.

Kendimi kendi dusuncelerimden azat etmem gerektigini biliyordum, icinde bulundugum su anin , sirf bu an oldugu icin beni mutlu etmesine izin vermistim ama, aklimin koselerinden hala Zeynep’in sureti ortaya cikiyor, beni birazda olsa huzunlendiriyordu.

Iki fincan espresso ile geldi oturdu yine karsima, yuzunde anac bir sevecenlik ve ilgi ifadesi ile onume birakti kucuk elleriyle kucuk fincani.

“ ic bakalim, ayilmak lazim, yolun uzun senin”

“valla ne yalan soyleyeyim cok makbule gecti bu” diyerek gosterdim minnettarligimi.

Tam o sirada mesaj geldi telefonuma…

“ nesini seviyorlar bu sehrin yaaa, deniz yok, beyaz firin yok, sen yoksun” diye

Ne cabuk eriyordum ben bu kadina karsi, inanilmaz derecede hizli oluyor, ha bitti derken yine asik oluyordum, gelen mesaji takdir almis lise ogrencisi edasiyle gosterdim Pinar’a.

“bak yine soyluyorum, varsayimlarla hareket etme, biraz daha des bakalim icini kizin, bu kizda guzel seyleri goruyor olmanin sebebi yureginin sana birseyler soyluyor olma cabasi olabilir, hemen vazgecme” dediginde ikinci mesaj gelmisti Zeynep’den,

Sesli guldum gelen mesaja !!!

“Ne oldu ne yazmis” sorusunun uzerine telefonu Pinar’a gosterdim. Gelen mesaj mor bir kagittan yapilmis kus resmiyidi altinda da “ vazgecmedim, vagecmeyecegim” yaziyordu.

Pinar’da gulmeye basladi “ komik bu kiz yaa, seviyorum ben bu kizi” deyip bitirdi onunde ki kahveyi, son yudumumu alip.

“ben de” dedim.

Ayaga kalktim, elimi cuzdanima goturmek istedigimde elimi tutup…

“bu sefer ki benden, bir dahasina sen ismarlarsin” diyerek sarildi boynuma, ayni sickaklikla ben de o na sarildim.

Yurumeye basladim yokus yukari Alman Hastanesinden Siraselviler’e dogru.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s