Üşümek, yemek ve evsizlik üzerine

Zehir gibi soğuk dışarisi, gözümden akan yaşların burun kenarlarımda bıraktigi tuz kristallerini hissedebiliyorum… ağlamiyorum, gözüm soğuktan yaşariyor. Daha fazla yürüyemeyecegime kannat getirip hemen yanından geçmekte oldugum restorana girdim. Icersi sicak, gözluklerime düsen buğ görüsumu engellesede çıkarmiyorum gözluklerimi. Biliyorum nerede oldugumu. En son eski kız arkadasim ile gelmistik buraya. Ama ben öncesinde ara ara gelip ziftlenirdim burda tek basima. Ayrılik hasıl olduktan sonra, kasitli olarak gelmedim buraya, sevmem oyle anılarla yüzlesmeyi filan. Ama bugün cok sogukdu, ve sikerim anısını nostaljisini diyerek girdim iceri, tabiri caizse attim iceri kendimi.

Iliştim hemen cam kenarinda ki masaya. Oturali daha dakika olmamisti ki elinde kahve ile belirdi garson kız, “kahve icermisiniz” diye sorduğunda, cok üşudugum yüzümden belli olsa gerek ki daha cevabi vermeden kahve koydu önumdeki fincana. Iki elimin avuc icleriyle kavradim masadaki  kupayi, isinmam gerekiyordu bir an önce, fonksiyonlarimin normale dönmesi lazimdi. Masanin sag tarfinda duran menuyu alip baktim icine, aslinda baktim da sayilmaz, göz gezdirdim öylece. Ne yemem gerektigini biliyordum, rutinlerim vardi benim ve ben o rutinleri hic bir zaman es geçmiyordum. Garson kiz yine geldi masama, “hazirmisin” diye sordu, “evet” deyip verdim siparisimi.

Kahvemden bir yudum aldim, yerimden kalkip bara dogru yürüdum, hemen barin yaninda ki gazetelikten bir gazete almak icin. Eskiden her restoranda gazeteliklerin oldugu geldi aklima, daha akilli telefonlarin, lüzumsuz sosyal medyalarin olmadigi zamanlarda. Insanlar yan masadakilerden gazetenin ekini isterlerdi vakit gecirmek icin, koyu bir muhabbet baslardi akabinde “şunu okudun mu?” diye baslayan cumlelerle, aslinda yabaci olan insanlarin arasinda. Günun politik haberleri, spor haberleri, artik ne varsa gazetede yorumlar yapilirdi, yabancisi oldugumuz hayatlari davet ederdik kendi hayatlarimiza. Ellerde taze mürekkebin biraktigi gri lekeler, ama bembeyaz yüreklerle misafircilik oynar gibi mutlu olurduk bir masa yanimizda ki yabanciyla konuşmaktan. Artik olmuyor boyle seyler, artik gazeteler kedi çükü gibi ufak ekranlardan okunuyor, yan masadakiler sizinle konusmak icin bahaneler aramiyorlar.

Ilk sayfada Turkiye haberi mansetten. Reina’daki katliami yaziyor, bu ne zamanin gazetesi diyerek baktim tarihine, Ocak 1, 2017. Gecen sene 3 gün önce buraya eski kiz arakdasim ve onun bir arkadasi ile geldigimi hatirladim, lüzumsuz seyleri geri cagirmakta essiz bir beynim var benim. Devam ettim, basliklarda gezinmeye. Ev fiyatlari düşüyor diye bir habere takildi gözum, “ev fiyatlari son 10 yilin en düsuk seviyesine inmisler”. Bir ev almanin gerekli olduguna karar verdim hemencecik, ama sehir disinda, şöyle 30-40 dakika mesafede, bahceli filan bir ev olmaliydi bu. Bahce sartti, sebze ve köpek icin. Annapolis denilen bir yer var burda, ordan olmali alacagim ev diye serzeniste bulundum kendi kendime. Ama Icimde ki iki ayri ben ufak ufak tartisiyordu evin nerede olmasi gerektigi konusunda, ben ise Annapolis de israr eden “ben”i tutuyordum bu aslinda cok gereksiz olan tartismada.

Yemegim geldi, kibarca önume birakildi, baska bir istegimin olup olmadigi soruldu. Hayir deyip tesekkür ettim. Yağda yumurta, bacon, pancakes ve  hashbrown. Mutlu olmak icin yeterli bir sebep. Basladim çatal çatal orgazm olmaya, bir yudum kahve hemen lokmalarimin arkasindan… devam ettim önumde ki gazeteyi okumaya…

Iceride benimle birlikte 5 kisi daha vardi, arkada Frank Sinatra caliyor, barın üzerindeki TV’de ise “I Love Lucy”oynuyordu. Hersey 1960’larda oldugu gibi naif ve zarif. Seviyordum ben bu restorani, daha sık gelmeliyim buraya diye düşünerek devam ettim yemeye.

Restoran’in önündeki kaldirim cok genis, kaldirimin caddeye birlestigi yerde ise etrafi diz boyu yükseklikte demirle cevrili bir çiceklik var. Iste tam lokmami agzima atarken, o kadini gördum… çicekligi ceviren demirlerin üzerine oturmus öylece restorana bakiyordu. Üşümüyormu diye sormadim bile kendi kendime, hava 3 derece ve cok rüzgarli, insanim diyen her mahluk titrerdi bu havada. Yaşliydi kadin…cok degil ama 60 civari vardi, zenci, belli ki evsiz. Neden bir sığınaga gitmiyordu ki, niye benim karsimda oturup yedigim lokmalari sayar gibi benim oldugum restorana bakiyordu. Belki de bakmiyordu, belki de sadece gözleri dalmisti öylesine, dalan gözlerinin hedefine farkinda olmadan beni alarak. Daha önce de söylemistim bir yerlerde, hatirlamiyorum nerede ama” özgürluk kaybedecek seylerinin olmamasidir” diye. Acaba karsimda oturan yaşli, evsiz, zenci kadin da biliyormuydu benim bu cümleyi cok sık kullandigimi. Üzerinde ki mont fosforlu sari ve yesil renklerle bezeli olsada, o su anda benim tam karsimda otururken muhtemelen hayatinin, uzerinde ki montla ne kadar tezat oldugunu düşünuyordu. Açmiydi acaba? Benim üşudugum kadar çok mu üşüyordu? Yoksa o daha mi dayanikliydi böyle havalara? En son ne zaman biriyle karsilikli konusmustu acaba? Ya da çoktan isyan edip de konusmayi yillar önce birakanlardanmiydi?

Yüzu sert ifadeli, elleri dizlerinin ortasinda birlesmis bir halde karsimdaydi. Orda oldugunu belli etme clçabasi gütmeden, ama görmezden gelinmeyecek kadar ordaydi.

Daha fazla yiyemedim önumde ki tabagin icindekilerden. Kahvemi bitirdim ama. Garsona hesabi istedigimi belli edip beklemeye basladim. Aklimda nedense karsimda oturan yasli teyzenin cocuklugu, onun doğum anı, anne ve babasinin onu ilk ellerine aldiklarinda ki umut ve gelecek planlari geziniyordu. Dibe vurmak ne pis bir şeydi. Ne kadar uzundu “umut edilen” ile “olan” arasinda ki mesafe. Benim de evsiz oldugum zamanlar olmustu, bende 5 ay kadar parklarda yatmistim, ama bu sefilligğm neyse ki bahar yaz dönemine denk gelmisti. Fakat benim gidebilecegim yerler, kapilarini calabilecegim insanlar vardi, ben sadece beni kimse o halde görmesin diye saklanmistim sehrin en ıssız parklarinda. Üşümemek icin ceketimin icine gazete sokmam gerektigini de yine ayni parkta kalan baska bir evsizden ögrenmistim. O duruma nasil düştüğümun ve o durumdan nasil kurtuldugumunsa hic onemi yok. Yaşanmasi gereken bir seydi belli ki, evren benim bu tecrübeyi edinmemi istemisti. Oldu.

Garson masaya hesapla döndügunde, ona paket servisi alabilirmiyim diye sordum, ”elbette” cevabini alinca, ondan tomates çorbasi, burger, patates kizartmasi ve kahve istedim.

Karsimda oturan kadinla göz göze gelmemek icin yüzumu elimde tuttugum gazeteye gömerek basladim yine beklemeye, saçımi kestirmeye gitmem gerekiyordu, ama su an icin randevuma 10 dakika gec kalmistim bile. Telefonumu cikarip, kuaförü aradim, 45 dakika erteledim sac kesim randevumu.

Biraz Facebook, biraz gazete derken, ismarladigim yemekler kocaman kagit bir torbanin icinde önume konulmustu bile, ödedim hesabi…kalkarken benden 10-15 adim uzakta duran garson kiza “iyi gunler” deyip ayrildim restorandan. Elimde ki torbayi hala demirlerin üzerinde oturan yasli kadina verip hemen ayrildim oradan, tesekkür etmesine bile firsat vermeden. Saçımi kestirmem gerekiyordu. Acele etmeliydim.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s