Yaşlı amca, hepimizin anneannesi ve Macchiato

İçerisinin tıka basa dolu olmasına ve mekanın küçüklüğüne rağmen yine de insanın ruhunu sıkmayan bir hava var girdiğim bu küçük kafede.  Bu derece dolu olabileceğini kestirememiştim aslında girmeden önce. Buğulanmiş camları ile sanki bir tuzak gibi, “gel, oturacak yerin, içecek kahven var burada” der gibi, her önünden geçeni içeri çekiyordu belli ki.

Benden hemen önce, kapıyi açıp içeri giren genç çiftin dışarı süzülmesine izin verdikleri yeni çekilmis kahve kokusuydu benim de ruhuma değen, onu içeri çeken…Kokularin da anilari vardir, hafizamizin kral dairelerine yerlesirler cogu zaman, benim hafizamin kral dairesinde ise annemin elini tutup icerisine beraber girdigimiz  Kadikoy Carsi’ndaki Brezilya Kurukahvecisi’nin kokusu yer yer parildamaya baslamisti burnuma gelen kahve aromasiyla. Ve mutlu olmam icin yetiyordu bu bana.

Ama dedim ya, bilmiyordum içerisinin bu denli dolu olduğunu. Girmiş bulunmuştum bir kere, içecek nefis kahvelerinin olduğu disari kadar gelen mukemmel kokudan aşikar.

Hersey cok guzeldi, hersey siradan, tembel bir pazar sabahinin olabilecegi kadar telassiz ve huzurluydu. Fakat oturacak yer durumu biraz sallantıdaydi açıkcası. Kahve elimde öylecene pencere kenarinda işsiz enişte gibi de bekleyemezdim. . Yine de risk alip girdim yedi sekiz kişiden mųtevellit kuyruğun sonuna.

Duvarlar kerpiç rengi tuğladan. Hani insanın içinde “o şimdi asker” yazma isteği uyandıran cinsten.  Eşit aralarla dekorasyon amaçlı  çay tepsisi büyüklüğünde  mavi pencereler asılmiş her dört tuğalada bir. Mavi küçük pencerelerin arasinda gerili tellerde ise üzerinde farkli tonlarda kahve lekeleri olan A4 ebadinda bej renkli kağıtlar.Tahta çamaşır mandallarıyla tutturulmuşlar. Her lekenin altinda, lekeye sebep olan kahvenin ismi, menşei yazıyor. Arabica, Sumatra, Ethiopian… Kahverengilerin en kahverenigisi Etiyopya.

Kapı her açıldiginda ise kagitlar,“ha düştum ha düşeceğim” dercesine uçusuyorlar dışaridan gelen rüzgarla. Ama sıkı tutunuyor olmalilar ki düşmüyorlar bir turlu olduklari yerden. Bir sonra ki rüzgara kadar sakinleşip bekliyorlar üzerindeki lekelerle.

Tuhaf ama, kendimi Washington’da değil de Istanbul’daymisim gibi hissediyorum. Oysa ki 8392 adet kilometre var aramizda.

Sıra ilerlemiyor… Katran misali… Akmakla akmamak arasında devrimci bir ruhla direniyor. En öndeki yaşli çift bir türlü karar veremiyor ne içmek istediklerine. Daha önce isimlerini hic duymadikları kahve çesitlerinin karmaşık açıklamalarini, tezgahin hemen arkasinda asıli menüden okumaya calışırlarken her ikisinde de “kafamız karıştı bizim” ifadesi… Yaşlı kadın hemen önunde duran kocasina soruyor fisildadığıni zannederek “Macchiato ne?” diye. Ama fısıltı olduğunu düşündüğu konuşma sesi, hepimizin kulagina giriyor. Bir dolu insan gülümsüyoruz. Küçük düşürmeden onlari… Sadece sevimli bulduğumuzdan.

Utaniyor, “bir anda hepimizin anneannesi oluveren” yaşli kadin. Kasada ki genç çocuk ise büyuk bir sabır ve nezaketle anlatiyor tek tek , Macchiato’nun ve diğer envai çesit kahvelerin nasil yapildiklarini, nereden geldiklerini ve tatlarinin nasil olduğunu. Hiç birimiz sabirsizlik emaresi göstermeden bekliyor, bu çok güzel yaşli çiftin daha önce hic denemedikleri bir kahve çeşidini denemesine şahit olmak istiyoruz.

“Yaşlar ne kadar ilerlemis olursa olsun, yeni seyler deneyebilmek çok güzel, hele bunu bir de 40-50 yillik hayat arkadasinizla yapabiliyorsaniz herhalde cok daha özel ve guzeldir” diye kolektif bir düşüncenin icine girdigimizse hepimizin yüzünde beliren o aptal sırıtmadan belli.

Önumde duran; benden hemen önce içeri girip benim de içeri girmeme vesile olan genç çift, kolkola gülümseyerek seyrediyor yaşlı çifti. Genç kız, zaten girmiş olduğu erkeğin koluna daha da sokuyor kendisini, yüzünu kaldirip yüzune bakiyor erkegin,” bak biz de böyle olacagız bir gün” diyor. Erkek, cevap vermiyor, ama kizi saçlarindan öpüyor.  “Evet” dedigi öpüşünden belli.

Ben mi napiyorum ? Ben sadece sıranın bana gelmesini bekliyor, ayni zamanda da acaba kalkan birileri var mi diye etrafi kesiyorum.Her amansiz bekleyisimde ortaya cikan ayni bedevi deyimiyse ” el intizar, eşeddü minen-nâr!” Beklemek ateşten daha yakıcıdır”diyerek bitiveriyor aklimda.

Ama hiç kalkan olmuyor. Hepimizin ortak derdi ise, yaşli çiftin, bir an önce siparis ettikleri kahveleri tadarken ki yüz ifadelerini görebilmek. Yasli cift, kuyrugun en arkasina geçiyor, siparislerin hazirlandigi yerde, uzerinde şeker ve süt olan küçük sehpanın yaninda beklemeye başlıyorlar, daha önce hiç tecrübe etmedikleri kahvelerini.

Hint bülbülleri gibi yanyanalar… Gözüm ellerine kayıyor, el ele tutuştuklarıni farkediyorum. Yabancisi olduklari bir yerde, farkli insanlarin, sanki farkli bir lisan konuştuklari bir ülkede, birbirlerinin en güvenli limanilarıylarmiş gibi bekliyorlar siparişlerinin hazırlanmasini.

Sıranin ilerleyişi hizlaniyor, katran olmaktan su mertebesine yükseliyor. Kasanin önüne her gelen, sanki daha önce prova etmiş gibi veriyor siparişi, kimi  karmaşık yapisiyla Ikea montaj klavuzlarını andırsada, kahveyi hazirlayan iki genç barista, büyük bir ciddiyet ve hızla yapiyorlar sipariş edilen kahveleri. En sonunda vakit geliyor, yaşli amcanın ismi söyleniyor,  böylelikle hepimiz çoktan sevmeye basladigimiz yaşli amcanın ismini de öğrenmiş oluyoruz.

“Edward !!! Iki Machiatto !!!” Yaşli amca “burdayim” diyor çekinerek ve elini kaldiriyor bir ilkokul ögrencisi gibi. Digerlerimiz yine gülųmsüyor bu sevimliliğe. Ikisinin de yüzünde çocuksu bir masumiyetle karışık mahçubiyet… Ama bir o kadar da heyecanlilar bekledikleri kahvelerine kavuştuklari için.

Kahveleri yaşlı çiftin önünde ki sehpaya birakan kizda ise sanki kahveler Kraliçe Elizabeth’e gidiyormus ifadesi ile karisik bir ruh hali. Bunu sadece ben değil hepimiz farkediyoruz. Hepimiz o kizin o an ki ruh halini paylasiyoruz. Hic birimizin aklinda , dünya barışı, juresel isinma ya da kansere çare bulunmasi yok. Tek derdimiz Edward ile “hepimizin anneannesi”nin kahvelerini beğenmeleri…  Biliyoruz.. Eğer onlar mutlu olurlarsa hepimiz mutlu olacağız, nihayetinde bireylerin mutluluğundan doğmazmi toplumların mutluluğu?

Hepimizin anneannesi oluveren yaşlı teyze iki kupayida aliyor, Edward oturmak icin yer bakinirken. Yer bulunamıyor ama. Anneannemiz kaliveriyor elinde kupalarla ayakta… Hemen sol tarafta oturan bir başka  genç çift anliyor durumun aciliyetini ve kibarca yerlerini veriyorlar Edward ile hepimizin anneannesine. Halbu ki tabaklarindakilerin ve kupalarinda ki kahvelerin doluluğundan daha yeni oturduklari çok belli. Ama onlar yine de veriyorlar yerlerini. Aslında amaç, bu güzel yaşlı cifti içeride tutabilmek… Hiç birimiz anneannemizin ve Edward’ın ellerindeki kahvelerle dışarı çıkmasini istemiyoruz. Sevincimiz , onların ilk yudumlarinda ki yüz ifadelerinde sakli.

Ama ya beğenmezlerse ?

Çok ama çok tesekkür ediyorlar genç çifte. Tabaklarıni ve kahvelerini alıp kasanin hemen yaninda ki yirmi santimetrekarelik yere bırakıyorlar ellerindekilerini genc cift, ayakta devam ediyorlar  geri kalan kahvaltilarina.

Iceride bir ölüm sessizligi…Hepimizin yüzu anneannemize ve Edward’a dönük bekliyoruz ilk yudumlarini almalarini ve verecekleri tepkiyi… Edward anlamış olacak ki, hepimizin yüzüne tek tek bakip gülümsüyor hafifce başıni öne arkaya sallayarak,…Bizlerde “hadi ama”der gibi geri gülümsuyoruz… ve en sonunda ilk yudumunu aliyor daha önce hic tatmadıği “Macchiato”dan. Iceridedeki herkes, ki otuz kişi kadarız, haddinden fazla gergin, hepimiz sanki 1938 yili yapımi AGA marka lambalı radyodan Almanya’nin Polonya’yi işgal ettiği haberini dinler gibi sessiz ve düşünceliyiz, Ortak sorunumuzun adi “ya begenmezlerse?”

Hepmizin anneannesi soruyor “ömürlük” eşi Edward’a ilk yudumunu almadan “nasil?” diye. Edward, ser verip sir vermeyen bir ifadeyle gezdiriyor bakislarini icerideki bizlerin yüzlerinde, ve en son,  kahveyi yapan iki genç baristaya bakip, kocaman bir gülümsemeyle  “ Çok güzelmiş bu yaaa” diyor herkesin duyabilecegi bir ses tonuyla. Hepimiz, hep bir ağızdan “ohhh” diyoruz ve kimin başlatiği belli olmasada bütün kafe alkışlamaya başliyoruz Edward ile anneannemizi.  Yüzümüz de tuhaf bir mutluluk… Ve her şey yeniden normale dönüyor sonra.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s