Aklıma takılanlar “toplu geçidi”.

1.

Gidilebilecek tüm şehirlere gidip yine de bulamamak,
Ya da sadece benim kullandığım bir mastar eki gibi tek başına,
hani şu paylaşmak fiilindekine benzeyenden bahsediyorum,
Yalnızım desemde inatla , sen bana inanma ,
benim hamurumda var seninle yaşamak.

2.

Yarı uykulu gözlerimi açtığımda, sancak gibi dalgalanan karanlığa,

Sefa geldin diyemediğimden olsa gerek, diken gibi battı duyamadığım kuyruklu yıldızlar kulağıma.

Kum tanesi kadar bir maddenin içerisinde yiten rüyalarımız,

yastık altında biriktirdiğimiz dualarımıza karışmış.

Ve bazılarımız esnaf lokantalarının buğlu camlarında kara sinek gibi kuru somun ekmek ile çorbaya muhtaç.

“Damarlarımız da akan asil kan da mevcuttur” demişse de mavi gözlü adam, koskoca bir yalan aslinda.

Racon kesen bitirim delikanlilara benzesek de uzaktan

aslinda biz ne yaşamayı başarabildik, ne de ölmeyi hakettik.

3.

ben bütün krizlerini Dünya’nin,

ikibin onaltı senesinde yaşadım

kopup da saçılan tesbih taneleri gibi dağıldım

Tuhaf ama, Albert Camus’yu anlamam da yine bu seneye denk geldi,

iteledim elimin tersiyle bana verilen fırsatları,

kimi zamanlar ise fırsat vermem gerekenlere vermedim ihtiyaçlari olan fırsatları,

anlaşmalı sevişmelerim oldu son günlerde mesela,

tanıdığım ama sevmediğim kadınlarla, bazense hiç tanımadıklarımla

ihtiyaçdan bakî,

Şimdi içime atıp büyüteceğime kusuyorum beynimin iç kıvrımlarında gizlenenleri.

Üzerimde eski sevgilimin aldığı gömlek,

midemde garip bir bulantı,

aylar önce sınırlarından çevrildiğim bir hayata kaçak girmekdir derdim.

Sahip olduklarım kendi yüküm,

Küstahca bir aşk bu,

O kadın orada

biliyorum.

Kafamda ki karışık kelimeleri diziyor yan yana, necefden yapilmis bir tesbih gibi.

Dedim ya,

ben bütün krizlerini Dünya’nin,

ikibin onaltı senesinde yaşadım

kopupda saçılan  tesbih taneleri gibi dağıldım,

alelacele doğan eğreti güneşlerde, başka kadınların kollarına kaldım.

4.

Sis basmış her yeri,

yer yer görünen itler,

sarı kirli gökyüzü.

Özledim demek gelmiyor artik içimden.

Şehir halâ eski,

Bakırcılar çarşısı yerinde.

Lodos olmuyor ama artık eskisi gibi,

Kancik gecelere akıyor, kerhane kokulu sokakları.

Bu benim istanbul’um.

Sokak içlerinde ülser büyüten ,

cilalı arabaları, sümüklü çocuklara teğet geçen,

“Allah’im sana şükürler olsun” diyen teyzeleri vebalı oğlanlara karı peşkesleyen.

Bana hatırlatıyorlar yolu çamurdan olan sokağımı.

Sis basmış her yeri,

Ve sarı kirli gökyüzü.

5.

Gölge bir sevgiliyim ben,
içinden geçerim senin her tek başına kalışında,

sen inkar etsende,
bilirsin,
aklın ruhun ikiz olmuş benimkiyle.

Kan gruplarımız ayrıdır elbet, saç renklerimiz.. ne tuhaf beğenilerimiz bile örtüşmez birbirleriyle.

Ama yersiz inkarlar bin kere çelişse de istediklerinle,

ben hala “o olsaydı” cümlesi gibi dururum kıyıda köşede.

Böbürlenmek gibi düşünme bu dediklerimi sakın.
Cumartesi’nin gelişi gibidir, benimle uyanmak, bilirsin.

Hiç kapanmayan kapılar,
bitmek tükenmek bilmeyen satırlar.

ne inadımın esiri olmuşumdur, ne de gurur yaparım.

Eski Roma’da vardı benim gibi adamlar, onsekizinci yüzyılda da,
Nice kitaplar ve hatta şarkılar, gerçi şu günlerde pek kalmadılar

Aklında ki ‘ben’ ay ışığı olup takip eder ki her daim seni ,
sen istemesen de bir sevgiliyim ben, kıymeti sonradan anlaşılan.

6.

Ne ahir zaman külhanları

ne de deve tüyünden yapılmış fesler.

Sıçan deliğinden zifir olur geceleri.

Velasıl bu zifire tutkun İstanbul’un salaş kokan keşleri,

Mezar yanlarında çok eskiden beri ot çekerlermiş.

Yari uyuklar vaziyette…

göbeklerinin üzerinde duran şişenin adı, ‘Hususi Alâ Rakı’

Çesm-i bülbül bu şehr-i saadet, lakin mutlu eder sebepsiz olsa da insanı.

İçen bilmez ama, e kafalar duman,

içmeyenlerse hiç çıkaramamışlardır tadını.

Üç katlı ahşap evden gelen tambur sesleri,

içinde ziftlendiğimiz meyhaneye akar.

Sefa getirdiniz der mekanin sahibi.

Baba ile içmek ayrı bir keyiftir,

bunu ancak beni gibi adamlar anlar.

7.

Hani haritaya baktığında koskocaman bir ülke görürsün ya, sınırları fena savaşlar sonrası çizilmiş.

ya da denizin ortalık yerindeyken küçücük hissedersin kendini, mercan kayalıkları ile suni dalga kıranlar arasında.

çünkü büyüktür deniz. Coğrafyalar, eylem di boylam dı derken sıçar ağzına, yitersin kıyılarında.

aldanma işte sen o gördüklerine,

çok daha büyük işin aslı bir erkeğin bir kadına olan tutkusu.

Ikiyi çeyrek geçelerde de sevdim ben seni,

29 çeken Şubat’larda da,

hatta Salı gününe denk gelen milli bayramlarda bile sen vardın hep aklımda.

artık yıllardan arttırıp sakladım ağzını içimde, kötü günlerde çıkarıp konuşabilmek için.

Satırlara ne yazmam gerektiğini bilmesem de birlik ve sarılmaya en çok ihtiyacımız olan şu günlerde.

Ama aşk, özlem filan,

sen anla işte.

8.

Bazı üzgün çocukların rüyaları gibi, sabah ekşisi ağzımda ki tat, bir önceki gece çektiğim ottan kalan,

Venüs mesela, sabaha karşı beş buçuk gibi tam karşımda ki binanın üstündeydi, ha değdi, ha değecek.

karşı apartmanda yaşayan kısa boylu kız vardı ya,  altıyı on gece uyandı, her zaman ki gibi.

Tam o kalktı, yağmur başladı.

Güneş’i soracak olursan o da çok iyi, altı kırküçte selamladı salonumun penceresini, çok belliydi ama Venüs’ü görmemezlikten geldiği.

Bu yüzden olsa gerek, Venüs üzgün ayrıldı.

Sokak lambaları söndüğünde altı elliyedi, ben çay koyduğumda bardağa, tahmin ediyorum altı ellidokuz… ve tam yediyi beş gece soğudu.

Ben bunları hep seni özlerken öğrendim.

9.

Nasıl tembel bir gün, hicaz ile güneş arasında,

Sende kazandıklarımı harcatıyor bana.

Faili meçhul bir anlamsızlık yok, pişmanlıklar hiç olmadılar.

Güneşe çıkıyorum mesela, uzun yürüyüşler yapıyorum sevdiğim insanlarla.

Şu kenarinda kucağına uzandığım kayık bile katılıyor bu yazdıklarıma.

10.

Ben sana açılamadığım kadarım.
Halâ söylemek istediklerim var, işte o söyleyemediklerim kadar varım.
Ne sen tam gidebildin, ne de ben sana yolun açık olsun diyebildim.
Ben sende neredeyim bilinmez,
ama sen, yutkunup sustuğumsun.

11.

Ayağımı bastığım yerde mi bir insanin gizli tarihi ?
Ya da cephe gerilerinde beklerken,
veya uzun tren yolculuklarında,
iki istasyon arasında bir yerlerde.
Her iklimin,
gidilmemiş denizlerin,
“O kadar güzel ki bakmaya kıyamıyorum” dediğimiz yüzlerin en derinin de mi saklı ?
Bir yol değil seçilmesi gereken,
hiç gidilemeyen bir yerlerde aslında her insanın geleceğe öykünen tarihi.

12.

Upuzun, sessiz bir uykuydu uyandığım.
Bilirsin.
Hani ilk uykuya daldığın gibi uyandıklarından bahsediyorum.
Aklımı o malum rüyalarıma emanet edip açmış olsam da gözlerimi.
Nafile… tırnak uçlarıma kadar kırılmışım ben.

 

13.

Sıradışı bir doğuş değildi güneşin ki bugün,
Ne içim çekildi,
ne de kulağım çınladı belli belirsiz.
Çıkmaz sokak kasveti gibi değil elbet,
ama babası olmadığm bir çocuğa baba olmaya özenmek gibi bir gün bugün
Yarı açık gözlerim,
ve kavuşmaya dair kor kırmızı inancım,
Gölge olup düşüyorlar yere

14.

Ne sen düşünüyordun sevismeyi o an için,
ne de benim aklımdan geçiyordu.
Sevişmenin lüzumlu olmadığı bir andı işin aslı, sevişsek de olurdu sevişmesek de.
Yanımda oturuyordun, üzerinde sıyırmasıni en sevdiğim beyaz eteğinle.
Ben sana baktım, buna akmak da diyebilirim aslında.
Sen elinde tuttuğun telefonununu kocaman sarı çantanın içine koyarken.
Sonra mi ne oldu,
sende bana baktın camları hafif kirli gözlüklerinin ardından,
elâya çalıyordu gözlerin, gülümsüyordun.
Yanıma sokulup öptün beni dudaklarımdan,
dudağın tadını bırakmıştı dudağıma.
işte o an aklıma geldi seninle sevişmek,
daha önce de olmuştun benim, defalarca,
Sayısız sevişmelerimizin, kimisi çok özel, kimisi ise peşi sıra getirdikleri sarılmalarla güzel.
Her sevişme sonrasında ise en sevdiğim teninde ki tuz tadı.
Bende seni öptüm, o öpmeye hiç doyamadığım dudaklarından.
Elin belimden asağı inerken benim elimle kavuştu ortalarda bir yerde.
Nefesin yüzüme vuruyordu,
nefesin sapsarı bir güneş,
ısıtıyordu yüzümü, içimi, ruhumu.
Ellerimiz ayrıldı buluştukları noktada, benim ki asağılarda bir yerlerde durdu, iklimi sıcak olan.
Senin iki elin ise, kemerimin üzerinde,
Ne ben bu alemlerin piçiydim, ne de sen, felek çemberini yaparken oradaydın.
Eteğini sıyırdım,
“Hadi burda” dediğinde.
Ikimizinde umrunda değildi,
bir park yerinde,
eski model bir arabanın arka koltuğunda oluşumuz.
hic siklemiyorduk,
birilerinin bizi görebileceğini.
Utanmak da neymiş?
pazar günü sevişmesi değildi ihtiyacımız olan,
bitmemiş bir cümlenin tamamlanmasıydı.
Ben üzerindeydim,
sen yine benimdin,
“geliyorum” dedin beni azad ederken.
Suya düşer gibi,
hani o her yaz başı düşen cemre gibi düştüm içine.
Beni sevdiğini söyledin önce,
sonra “çok gūzeldi” diye ekledin.
Sahiden de çok güzeldi.
Bir cümleydi tamamlamak istediğimiz,
içinde sen ile ben olan.

15.

Bembeyazdı
Pencereye bıraktığın ismin.
Hani ölme sabahlarina açılan perdemin arkasında saklı olan .
Saklambaç oynamak gibi bir şeydi zaten seninle yaşamak.
Vakitsiz sobelenmelerle ya da haksız yere ebe oluşlarla dolu.
Oysa ki ruhun da suretin gibi aydınlik senin.
Alnından gülümsemene doğru düşmekte kararlı bir toz tanesi gibi savrulsamda
seferi ruhumla güzelliğine.
Dudak uçlarım kalkmasa da, geceleri gökyüzune bakarken,
ilk defa kurşunlanmış bir devrimci gibi sendelemesemde artık.
Olsun…
Elinde tuttuğu ucuz kırmızi şarap şişesinden her yudum alışında halâ senin şerefine içiyor bu adam.

16.

Senin varlığına, sana olan aşka bir şükürdür bu satırlar, bir teşekkürdür.
Heyelan içinde geçsede hayatım, toprak kaybetsem de ara ara,
imgen silik kalsada gerceğine nazaran,
duyamasam da kokunu artık yatarken yatağımda
ve bazen… hatta sık sık… büyük bir inatla “aldıracağım şu özleyen yerleri de kurtulacağım valla” dedirtse de özlemin, Tanrı’nın verdiği en büyük nimetlerden biridir seni özlemek, bana yaşadığımı hissettiren.
Tek kelime, 3 hece.

17.

Benimle tanıştıktan sonra bana anlatacağın anılarını biriktirirken,

Sen ; aslında hiç tanışmadığım kadın,

kimbilir belki de metro da gördüm bu sabah seni ben.

Uzağına düşen gölgen kadar koyu bir leke gibi perçinlediysen kendini bana,

ve eğer bu nakış edilmişse alnımıza

biriktirmeye devam et anılarını,

ilk öpüşmenle son sevgilin arasında ki herşeyi

mesela en sevdiğin arkadaşınla Kelebekler Vadisi’nde yaktığınız kamp ateşini koy bir kenara, henüz

bilmiyorsun ama ben çok severim kamp ateşlerini.

Öncesi heba olmamış bir yaşam olsun ,

isterim ki mutlu gel bana

ama sen siktir et bu yazdıklarımı ben nasıl olsa kabul edeceğim her türlü seni.

18.

Verem gibi sarılıp da yalnızlığa, “korkmuyorum ben” diye bağırabiliyorsam hala eğer,
ya da bir camii kedisi gibi fakir düşüp yine de siktiri çekebiliyorsam isteyerek ve gururla.
Kendimden herkesi çıkarıp elde kalanı onunla çarptığımda çıkan sonuçtur benim tekbaşınalığım. Aslında Dünya’nın bütün ormanları benim,
bütün kadinlari sevgilim…
siz beni bilmezsiniz ama, ben yedi denizde de mülkiyet sahibiyim

20.

İçimde bir yerler hala 6 yaşında kalmış

“Baba beni sallasana” diyor.

Ya sebepsizce gülüyor ya da sebepsizce ağlıyorum.

Herşey çok kötü… Herşey çok güzel…

Ortası olmuyor.

Sonra kendimi adam yerine koyuyorum,

Senin resmine bakarken, icinde ki çocuğu görüyorum.

Yap-bozları çok seversin sen,

emin değilim ama doğrumu hatırlıyorum.

Sen; yanında tekrar çocuk olabildiğim tek kadın.

İçim içime sığmıyor, sana “beni sallasana” diyorum.

Gözlerinde ki parlaklık,

aylar oldu onları görmeyeli.

21.

Bak ama kuzum,

Eski Yesilçam aşkları gibi bir aşk sana sunduğum.

Boğaz önünde köşkler, kristal avizeler yok belki ama,

bir Ediz Hun kibarlığında “ seni seviyorum” diyebilirim.

Manda kasa Amerikan arabaları geçer önümüzden.

Eski iskele henüz yanmamış, köprü halâ ahşaptan.

Biz hatırlamayız belki, fakat troleybüsler var, vızır vızır.

Bol renkli bir sinema afişi gibi olur aşkımız, birinci kalite kuşe kağıda basılı.

Sağında sen, sevdigim, solunda ben, esas oglan.

Dudaklarımız çok yakın, ama öpüşürken olmaz.

E annenle babanla da tanışmıştım zaten,

Babanı filmde Hulusi Kentmen oynar,

Anneler zaten hep güzeldir, anne rolü kime olsa uyar.

Bebek sahilinde bir evimiz olmasada,

Sen bi düşün istersen.

Kiz Kulesi’ne karşı rakı içebiliriz mesela.

 

22.

Yaşamak, henüz ölmemiş olmakmıdır ?

Kendini ifade edemediğinde ölmezmi aslında insan?

Üzerimizde açılan yaralar bizim en güzel yanımız !

Yalancı mutlulukların hüküm sürdüğü gezegende,

haksızlık yapıldığına inansak da kendimize,

hiç  birimiz o kadar da  yalnız değiliz aslında.

Öyle bir hayat ki bu,

Bazen ölümün bile kalbi kırılır.

23.

Ten görür ama kulak duymaz,

afacan bir ayna ışığıdır gözlerini kamaştıran.

Sahisi sahtesi, içteni dıştanı …

sarıp sarmalanısın, ama ah o kulaklar yok mu o kulaklar, onlar halâ duyamazlar.

Soğuktur dışarısı,

dünden kalan yangının külleri uçuşur senin içinde.

Kendi kendine mırıldanırsın ” ne kadar da sessiz lan burası”.

işte o mırıldanmalar yok eder “bir içim su” dediğin sessizliği.

Alfabende ki bütün harfler o’na yanar,

dışarısı hala bıçak gibi soğuk,

Birden hatırlarsın,

melekler soğukta duyulmazlar

24.

Ciddi bir yakamoz var önünde durduğum nehir boyunca.

Potomak ! ismi gibi kocaman.

Bu şehir, bu nehir, ve etrafımızda ki dağlar biliyor bende ki gizemi.

Yakamozlar nehire, nehirler denize. Belki dökülen. Kimbilir, belki de kaçan.

Kurdela gibi akıyor önümde, yeşil-kahverengi gölgelerle yamalı kıyı, yerli yersiz parıldayan şehir ışıkları.

Üzerinde resimini çektiğim o büyük ağaç.

Hatta yürüdüğümüz o tahta köprü.

Yemin ederim hepsi hala burada

Olup biteni anlamak için, siradan olmayan yolumu seçmek gerek ?

Ben kendime aitim. Sen ise kocaman bir haritanın sol aşağısında.

Tam 210 kere dün olmuş seni görmeyeli.

Umut dediğimiz tüylü tüylu sevilesi bir kuş,

çok sıkmamak lazım ! çok da gevşek bırakma ama, yoksa pırrrrr !

Neyse

Bugün yarının dünü, en iyisi saymaya ara vermek galiba.

25.

Halı altına süpürdüğüm yazılarım, ve zamansız aklıma yapılan beleş girişler.

Piç gibi bekliyorlar, rakı ile kadın arasında bir yerlerde.

Nicedir söylemek istiyorum,

yüreğimin hala karıncalandığını.

Benim adım Tolga

Akdeniz’li, deli fişek bir adamım ben.

26.

“Çekil önümden ne olursun, yağmur yağıyor, sen degilsin şu an izlemek istediğim !” diyebilsem keşke.

Görebilmekle ilgisi yok bunun, coğu şeyi dinlesem de olur,

ama yağmur görmeden duyulmuyor.

Söyleyecek sözūn olduğunda ararsın sen beni.

Zordur bunu kabullenmek ama,bilirsin.

Neyse,

sadede gelemedim bir türlü

Ama kahve yaptım.

Sanki hiç birşey olmamış gibi, sen çıkıp gelsene.

 

 

27.

Yüzlerine bakıp da insanları tanımada başari elde edebilmeye çalışmak

asıinda bir başarıdan ziyade, gereksizce boka bakmaktır,

Ne kadar istesen de, onlarda ki güzelligi görmek,

İcine çektigin cigaranin dumani gibi, kanla karışık irin sarısıdir her yer,

Karanlık insanların,

karanlık sokaklarinda,

Kagir evlerin ikinci katinda yaşanan zorla sevişmeler,

Çocuk odalarına kadar sızan anne ağlamaları,

perde aralarindan bakan gözler.

Rakı arkasi nohut pilav aralarında

bir nefes duman gibi ağızımdan çıkıp gitmekte bu şehir.

Fare leşi kokan çıkmazlari,

Çöp kenarlarinda uyuklayan damarcılari,

ve tabii ki onlarin üzerine işeyen torbacilarıyla.

Limon suyundan yapılmis bir mürekkep gibi hersey

okuyabilmek için yakman icab eder.

Yüzlerin, yüzsüzlerin, ve tabii ki damar yollarini açık tutanlarin…

hepsinin ağzından çıkan duman, kanla karışık sarı bir irin gibi dağılıyor havaya.

28.

Bazen ruyamda goruyorum seni,

Mesela dun aksam.

Alisverise gitmisiz.

Ne alaka bilmiyorum, helva yapmamiz gerekiyor,

fistik ariyoruz bir markette birlikte.

Ozledigimdenmidir nedir, gecen hafta mesela,

Kendi gomleklerimle birlikte senin siyah elbisenide vermisim temizleyiciye.

Zikkimin peki bu ozlemek denilen duygu.

Eskimiyor, bitmiyor, bayatlamiyor… Trabzon ekmegi gibi.

Yuregimin en saf disa vurumu.

 

29.

Ne söylesem bilmiyorum,

en izbe yerlerinden fışkıracak gecenin, benim içime dert olan cümleler.

Kanamalı ateşli bir humma değil belki ama

Epeyce ağır bir duman içime çektiğim.

Rakıyla güzel giden kadın,

Yangın yeri desem mi bilemedim.

Elimde yaptığın resmime hicran,

oysa ki ne kadar da yeteneksizdin

tam arkasında silik sikik bir sokak lambası kendini anca aydınlatırken

Karanlığa dem tutan gözlerim, incelikli bir aşkın önünde tülden perde sanki

Mavi bir duman gibi hiç olup gidişine bakiyor.

 

30.

“Sadece eski de kalacaksin” diyemedim yüzüne karsi,
biliyordum arada bir aklima düşecekdin ve ben yine yazacaktim seni.
Yazdikca hatirlamaktir en iyi yaptigim iş.
Geri donme kaygisi gütmeden ama.
Kırgınlık duymadan.
Ne kadar güzelsen o kadar yazdiriyorsun kendini bana.
Sevgilinin eskisi olmaz zaten ,
sen hep sevgiydin benim icin
Sevgiliydin.
Yakıştiramiyorum sana “eski” kelimesini, o kadar ezberlemişim ki yüzünü, hic eskimiyor aklimda.
Simdiki zaman kipinde kullaniyorum isimini ve sıfatını hala.
Sabah yuzume verdigin nefeslerinin ekşiligi tütüyor avuclarimda.
Ne iyi etmişim de toplamisim o nefesleri diye böbürleniyorum ara ara, sonra tek başima uyaniyorum yeniden.
Biraktigin renkler ve sabah nefesleri,
Seven benliğimin en uzun hayat çizgileri.

31.

içimde gel git yapan denizdi sesin, sonra sular çekilince,
küçücük bir ada gibi kaldi içimdekiler.
Bir müddet geçti aradan…

Sağı solu kariştirdim biraz,
ne çok resmimiz varmış meğer henüz küf kokmayan.

32.

Ne verebilirim ki sana yazdıklarımdan başka,
her düşünüşümde seni,
güneye doğru yürümek geliyor içimden, elimde yazdıklarımla,
keşke varlığının farkına zamanında varabilseydim diye hayıflanıyorum.
Hep yanlış yolculuklara çıkmış bir erkeğin o peşini bırakmayan pişmanlığıyla.
Boynunun kokusu geliyor sonra aklıma,
gece yatısına bırakıyorum boynunda ki o kokuyu.
Düşlediğin gibi mi herşey? diye sorasim geliyor içimden.
Soramamak ama,
Eziyor ruhumu ağırlığıyla.
Ruhum, kenarında dolastığım bir uçurum, derinleştikce derinleşen.
Her yer yeniden güney oluyor sonra.

33.

Sokak sokak yürüyordu önümde bir sehir,
Sokaklarinda yaşayan insanlar kadar umarsiz degildi ama.
Agrina gidiyordu kendisine yapilanlar.
En cok sevdigim şeyi, sehiri vapur penceresiyle seviştiremeyi yapamiyordum.
Ona en çok vapur penceresi yakişiyordu halbuki.
Neden özlediğimi asla unutmadigim sehir.
Hayat yorunca insani, anlamları yine de yok olmuyormuş bazi seylerin dedirten .
Kuytularina kadar girdigimiz ortada biraktigimiz, dunyanin en buyuk kerhanesi muamelesi yaptigimiz.
Muamelesinden memnun olmadigimiz, ama donup dolasip yine onda son buldugumuz.
Ayhan Isik’li, Belgin Doruk’lu tarihine aşik oldugumuz.
Yüzümü sur duvarlarina gömesim,
Ellerimi “Kadı Yoran Sokağı” dan ,”Çık Salın Sokak” a kadar uzatasim geliyor.
”bin kocadan arta kalan bakire bir dul.”demis Aşiyan’da yatan.
Sokak sokak ölüyordu õnümde bir şehir.

34.

Nedense birileri gittiğinde çalar Sezen hep,
O çalar sen ayrıntılara takılırsın…
gitmeseydi de sarilip öpüşseydik dersin.
Ayrılık; iki kişilik beceriksizlik.
Aklina Murathan Mungan’ın “Yalnız Bir Opera” sını getiren.
Daha kaç gece suya bastırılmış yüreğimin ağararak kabarmasını bekleyeceğim.
A benim mis kokulum, yüzünü ezberlediğim,
çarpmasaydın keşke böyle.

35.

Masada iki fincan Türk kahvesi olsun,
yemek tabaklarını iteleyip elimizin tersiyle , kahvelerimizi yapsak orta malı .
Sonra şöyle bir içimiz geçse,
uzansak yan yana , şımarsak birbirimize.

Senin sol elin göbeğimde rahata erse,
benim sağ elim ise senin belinde.
Etim etine değse sonra.

Öpüşsek.

Her öpüşmenin sonu sevişme olacak değil ya,
ama biz dayanamayıp sevişsek yine de.

Dayanmak lazım bu götü kalkan hasrete.
Kaldi ki, özlemek bile öznesi sen olunca güzel.

Öyle işte.

36.

Günler, haftaların bıraktığı gölgelerin ardında kalmış.

Ha bitti, ha bitecek hali var kapı önlerinde bekleyen annelerde.

Balat’ın içleri,

Ellerinde çantalarıyla küçücük insanlar çıkıyor yıkık dökük okulun kapısından.

Havada insani deli eden bir serinlik.

Dar sokakları düne açılan…darlarında, yarın isimleri “o şimdi asker” olup sıvasız duvarları süsleyecek bir dolu yumurcak.

Aya Nikolai önünden geçiyorlar, annelerinin elini tutarak, çoktan ölmüş bir şehrin, halâ diri kaldırımlarında.

Tos pembe bir pudra ile kaplı sanki heryer.

Aşk bile inceliyor, sicim gibi akmaya baslıyor o sokaktan bu sokaga.

“Beri gel” sesi ile irkiliyorum, dünden kalan çayı kakalamaya çalışan adamdan gelen.

“Neden olmasın?” Diyerek oturuyorum, eğreti bir cumbanın altında ki ocağına.

Zaten hersey dünden kalan degil mi ?

Zaten her gün, bir öncekinin gölgesinden doğmazmı?

“Beri gel” demek geliyor içimden,

Diyemiyorum,

Yanımdan geçen küçük insanların arasına karışıp, ince ince akıyorum dünü bugününden zarif olan sokaktan.

37.

Su bile gülümsüyor, senin ismin düştüğünde aklıma,
Az yana kaysan aslında, ikimize de yetecek bende ki bu ruh hali.
Bunun Nisan’ ı Mayıs’ı olmuyormuş.
Sen yürümedikçe bu şehrin yollarında.
Kelime kelime seni anlatıyorum her yüzüne baktığım insana.
Renk katıyor ,boyuyorum seçtiğim harfleri,
Maviyi çok kullandılar, ben senin için turuncuyu seçiyorum.
Hayat dediğin üç  dirhemlik bir yüreğin atışından öte.
Akide şekerleri gibi rengarenk, sağında solunda bekleyenleri saran gülüşün.
Gözlerinden öpmek istiyorum,
Boynunu koklamak,
Ki bilirsin, en sevdigimdir.
Ben bunları yazarken su bile gülumsüyor.

38.

Ah Güzel Istanbul’un Ayla’sı, ayakkabı boyacıları, naylon satan amca.

Fena bir güne uyanıyoruz hepimiz. Ne dokunabiliyoruz birbirimize, ne de uzak kalabiliyoruz. Mis kokulu, pis kokulu eski bir şehir burası. Heybetinden korkuyoruz,heybetini unutmak için bülbül yuvalarında rakıları yuvarlıyoruz. Biz demlenirken, haram yiyiciler, şeref yoksunları minibüs arkalarında anamizı,bacımızı belliyorlar.

Çok seviyoruz, çok nefret ediyoruz. Işığa üşüşen pervaneler gibiyiz hepimiz.

Geçip giderken geceleri boş sokaklarından, loş yüreklerimizde ki çamuru emanet ettiğimiz şehir… bir turlu kavusamiyorum sana

39.

Saat 5:45…sabah…olmasi gerekenden fazla sessiz bu şehir. İçime doluyor azar azar,
Nisan ortası serinliği.
“Annemlerin evi” cümlesi geliyor aklıma,
Çocukluğumdan hiç birşey kalmamış olsa bile.
Sincap telaşı ile karışık,
kendi şehrim,
sükunet olup taşıyor yüzumden.
Mutlu oldugumu farkedip,
Ama bunu sahiden farkedip,
Yatağıma dönuyorum.
Elinden tuttuğum çocukluğumla beraber.
Çocukluğum uykuya dalıyor,
ben ise onu seyrediyorum, o, geçmiş yıllara öykünen uykusunda daha da derinlere inerken.

40.

Postmodern bir günü daha kilitleyip sırtımda ki çantaya, o yumuşacık ismini fısilıldayarak içimden, yürümeye başladım.

Kadiköy’ün ara sokaklarında saklanmış şarkılar vurgun olup, deliyorlar yüreğimi.

Çok feci bir sekilde seviyordum ama eger eşit şartlarda buluşsak bir kere daha , sarilip öperdim dudaklarından.

Ben bunları düşünürken, “Bu Kalp Seni Unuturmu” değiyor kulağıma bir yerlerden.

Egemen düzene boyun bükenler, avangard abazanlar, kulaklarinda ki sarı renkli küpelerle sağda solda uyuyan itler… birer birer siliniyorlar gözlerimin önünde. Muhteşem bir kaybedenim ben, ismi duvarlarda yazan.

41.

Pazar akşamı istismarları,

telefon konuşmaları,

yüz yüze gelememeler.

Kokusu burnumda,

teni ile tenim arasında gümüşten bir kordon,

bir yol haritasi gibi uzuyor ikimizin arasında

O bana anlatıyor,

ben onunla gülüyorum.

Birlikte gülüyoruz.

Yüz yüze gelmesek de,

ben yanıyorum,

o buna burun kıvırsada, ben özlüyorum.

Nefesi yüzüme binlerce kilometreden değiyor,

gümüşten bir kordon gibi…

 

 

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s