Biraz ara verelim yazmaya.

Çoğu yazar için yazmak eylemi kendi ruhunu okuyucuya, eğip bükmeden olduğu gibi anlatmaktır. Yazılan yazı ne tür olursa olsun iki satır arasında biryerlerde gizlidir yazarın iç dünyası. Yazılandan keyif almak ise okurun bu bahsedilen satır aralarında gizli olanları bulması ve anlamasıyla başlar. Kimi okur bu detayları içselleştirip yazılandan büyük keyif alırken, kimiyse sadece eğlenir yazılanları okudukça.
Her nasıl olursa olsun, yazar ile okuyucu arasında ki bu bağ kanımca iki insan arasında ki en organik en sade bağlardan biridir.
Bu gözle görülmeyen iletişim her iki tarafa da “anlamak” ve “anlaşılmak” kavramlarının getirdiği o büyük hazzı verir ki sihirli olanda iste bu iki kavramdır. Anlamak ve anlaşılmak.
Yazan ya da yazmak isteyen bir insan için en büyük işkence ise kendi içinde varolan ve henüz söylenmemiş bir hikayeyi “söylenmeye değer” bulmaması olsa gerek. Yazar arada bir kaçırır ağzından aklından geçenleri. Lakin yazmaz, yazmak istemez. İşte bu hikayeler okuyucunun karşısına “halk efsaneleri” olarak çıkıverir birgün.
Elbette benim amacım bir efsane yaratmak değil. Lakin yazı yazan bir insan olarak bana yazı yazdıracak devinimlerin artık olmaması beni bu organik bağı koparmaya mecbur etti. En azından bir süreliğine. Sylvia Plath’in bahsettiği gibi ” herşeyde yazmaya değer birşeyler vardır. Cesur olun, oturun boş kağıdınızın önüne. Cesaretle arayan bulur ” demekle olmuyor ne yazık ki yazarak iç dökme eylemi. Açıkcası “sanatçı” kavramını hiç ama hiç haketmeyen biri olarak sanırım ben bile “sanatta tükenmişlik” yoluna girdim. Ama her zaman dedigim gibi “yol tekdir ve önemli olan yol değil yoldaşdır”. Bu umutla bende, bana tekrar yazdırma arzusu verecek yeni yoldaşlar bulacağıma eminim.
O zamana kadar hepiniz hoşçakalın. Unutmayın yazarlar size içini döken, sırlarını paylaşan insanlardır. Bu sırları iyi saklamak icab eder.