Bir türlü intihar edemeyen adam.

kapıyı cok sert kapamış olmalıydım ki kapının üzerinde asılı duran annemin verdiği bereket duası kafama düşmüştü. terliklerimi aradım bir süre ama bulamadım. niye bulamadığıma sinirlenip yine de çıkardım ayakkabılarımı. bugün intihar edecektim. aslında planım bunu bir iki saat içinde gerceklestirmekti. o zaman niye eve ayakkabilarımla girmemek icin terliklerimi aramıştim ki?
“öleceğim ben bir iki saat sonra, saçma bir terliğe takılmak çok gereksiz?” diye iç geçirdim.
intihar öncesinde insanlar ne yaparlar diye düşündüm bir süre. ölme zamanımı kendim belirleme lüksüne sahip olduğum için istediğimi yapabilirdim. mesela şöyle derin ve duygusal bir mektup yazabilirdim. evet evet, mektup yazılmalıydı. uzunca bir mektup. ama çok acıkmıştım ve mektuba başlamadan önce birseyler yemeliydim. mutfağa gidip buzdolabını yokladım. bir iki gun öncesinden kalan pizza dilimi disinda hic birsey yoktu dolapda.
çıkardım pizza dilimini ve bir tabağa koydum, ocağın yaninda ki peçetelikten bir peçete alıp salona geçtim hemen. hala ayrintilara takiliyordu kafam. “niye tabak?” “neden pecete?” “böyle temiz temiz mi ölmek lazim?” yutayım ilaçları bitsin bu iş!
üçlü koltuğun sağ başına oturup elimde tuttuğum tabakda ki pizzamı yemeye başladım. bu seferde pizzanın soğuk olmasına atarlanıp, “acaba ısıtmalımıydım?” diye düşünmeye basladım. ısıtinca daha güzel olduğu kaçınılmaz bir gerçekti ama soğuk da yenilebiliyordu.
pizza seks gibi birşeydi benim için. ıkisi de, eğer guzellerse çok çok güzellerdi, ama kötüyseler hala güzellerdi.
“siktir et!” deyip soğuk soğuk yedim pizzamı. açlığımi bastırmışti en azindan. dizimin üstüne bıraktığim peçete ile ellerimi ve ağzımi sildikten sonra tabagi mutfaga götürdum, gitmişken elimde kalan peceteyi de çöpe atmayi ihmal etmemistim ama.
kisacasi intihar etmek denilen o çok “öz-eleştirel yaklaşımın” bile, öncesinde yaptigim her hareketimle icine sıçıyordum. yok terlikdi, yok peceteydi, yok pizzanin soğuk oluşuydu derken, aklimda olan ve bugün gerçeklestirmekte cok kararli olduğum “kendi canımi” alma eylemim neredeyse bir temizlik gününe dönüşmek üzereydi.
yatak odama gectim, üzerimdekileri çıkartip çıkardiklarimi kirli sepetine koydum. duş almak icin banyoya doğru yöneldim. bak ama bunu yapmam gerekiyor. ölecegim birazdan ben. vücudum temiz olsun, en temiz kiyafetlerimi giyeyim. cesedimi bulan beni böyle temiz pak bir insan olarak hatirlasin.
duşa girdim, sicak suyu acmış olmama ragmen o ilk basta gelen buz gibi soguk su yuzunden duşun en arka köşesine sıkışıp bekledim su ısinana kadar. bol bol, köpüklü köpüklü lifledim kendimi. bu güne kadar aldığım en uzun ve en köpüklü duştu bu. tuvaletin üstüne koyduğum havlumu alıp duşun içinde kurlanmaya basladim. dışarısi çok soguk oluyordu duştan sonra, bu yuzden de hep suyu kapatip duşun icinde kurlaniyordum. duştan çıkip koltukalti deodorantımı sürdüm. tekrar odama gectim, ne giyecegim konusunda düşünmeye basladim. “bu biraz dar, şisman gosteriyor” deyip baktığım gömleğe burun kıvırdim. dedim ya, giyeceğim son kiyafetti bu ve ben bana en cok yakışanı bulmaliydim. kilo almistim bu aralar biraz, hareketsizlikten ve abur cubur yemekten. gömleklerimin cogu dar geliyordu. “acaba once biraz kilo verip öylemi öldürseydim kendimi” diye saçmaladığımin farkina vardim. kilouydum! evet! ama tabii ki de intihar etmek istememin sebebi kilolu olmam degildi. ben başaramadiğimi düşündugum icin intihar etmek istiyordum. artik çabalamam gerekmesin diye sonlandirmayi planliyordum hayatımı. üzerime olan bir gomlek bulup giydim hemen, pantolonumuda giyip salona, yazi masamin oldugu balkon yanindaki pencerenin önüne gittim.
pencere kenarinda duran kaktüsümün icindeki sigara izmaritlerini temizleyip masamin üstundeki kültablasina koydum. parmak uçlarim kirlenmişti, mutfağa gidip elimi suya cektim. hazir elim degmisken, tezgahin uzerindeki biraz once icinde pizza yedigim tabagi da yikayıverdim çarçabuk.
tekrar masama dönüp sandalyeme oturdum. bir sigara yaktikdan sonra, bilgisayarımi acip , nasil bir veda mektubu yazmaliyım diye düşünmeye basladim.
mesela kimler olmaliydi mektupda? annem, babam, eski kiz arkadasim, abim, yengem, yegenim…
yuh! ne yazacaktim ki ben bu kadar insanın hepsine ayri ayri? yan yanayken bile konuşacak fazla birsey bulamazken nasil dolduracaktim ben bu mektubu diye hayiflanmaya basladim. hepsinin ismini yazip mektubun girişine, sonra hepsine birden toptan açıklasam niye bu karari verdiğimi?
ama annem cok alinirdi. zaten ota boka alinan bir kadin. e bir tek ona özel yazip digerlerine toptan yazarsam bu seferde digerleri alinacak.
cok alengirli olmaya baslamisti bu intihar isi. ama ben bunu bugun yapacaktim.
sigaramdan bir nefes cekip basladim yazmaya.
sevgili ailem…
eeee!!! kalmistim orada. aklima yazacak hic birsey gelmiyordu. “hadi gittim ben” deyip kestirip atsamıydım acaba? kısa ve net bir açıklama olurdu, kimseyi de fazla üzmemis olurdum gereksiz detaylarla. kaldi ki gidiyordum zaten. onlar okuduğunda da coktan gitmis olacaktım.
ama niye gittigimi merak ederlerdi, bir cevap birakmak lazim insanlara, “hadi eyvallah”deyip de intihar edilmez ki.

sevgili ailem…
acaba bu basliktan sonra “ve eski kiz arkadasim” tamlamasını eklesemiydim? evlenmediğimize göre o aileden sayilmazdı. ama annem ona hep “guzel kizim benim” dediğinden. o zaman o da ailenin bir parcasi oluyordu, fakat ayrildigimiza göre…???
zaten ben niye onu da katiyordum ki bu mektuba? kiz benibirakip gitmemismiydi? ne bok yemeye ona veda mektubu yaziyordum ki?
“sevgili ailem (eski kiz arkadasim haric)” diye basladim mektuba.
bu son kısmi eklememin gereksiz olduğu kanaatine varip sildim hemen.
kendi kendime sinir yapmistim hic yere. düsündükce sinirleniyordum eski kiz arkadasimi. ki aslinda “bana ne” diyebilmeliydim. diyemiyordum ama. -kuyruk acisi- dedikleri sey bu olsa gerek.

“sevgili ailem…”
diye yeniden başladım.
hala aklima yazacak bir sey gelmiyordu lakin. belki de hic birsey yazmadan gitmek daha iyidir. -illaha ki birsey yazmali- diye bir kural yok, zaten bu işin hicbir kuralı yok. yani varsa da, kurali koyanların hepsi öldüğünden, bu kurallar geride kalanlara ulaşamıyor, bu da “herkes istedigi gibi kendi canina kıyabilir” sonucunu ortaya çıkariyordu.

vazgectim mektup yazmaktan.
masamin cekmecesini açıp, icinden intihar edecegim ilac kutusunu çıkardim. 10 tanesinin bir fili bile bayiltabildiği cinsten bir ilacti alacağım. bir kutuda 30 tane vardi ve ben hepsini yutacaktim.
ışimi şansa birakmamam lazimdi. önümuzdeki ayin kirası gelmeden bu isi bitirmeliydim. mutfaga gidip büyuk bir bardak su doldurdum kendime.
salona girdigimde yemek masasinin uzerinde eski gazeteler ve dergiler oldugunu farkedip, toparlamaya basladim.
üst uste tarih sirasiyla dizip koltugun yanindaki gazetelige koydum hepsini. en eskisi en altta olacak sekilde. tekrar masama döndüm. ılaclari bilisterinden teker teker cikarip bilgisayar klavyemin uzerine dizdim. yan yana ama uç uca.
ınci taneleri gibi duruyorlardi klavyemin uzerinde. ınsan yutmaya kiyamaz ki bunlari ya cok sevimli duruyorlar.
“ıkişer ikiser mi alsam yoksa beşer beser mi?” diye garip bir soruya takildi kafam. ama cabuk çözdum bu sorunuda ve beser beser alti kerede yuttum hepsini.
etkisini gostermesi en az bir 40 dakika alir herhalde diyerek, uzandim üçlu koltuga. merak etmiyor degildim acikcasi ölunce ne olacagini. oyle pisi pisine de ölmüş olmak istemiyordum, bir seyler olsun gittigim yerde, boktan bir yere düşmeyeyim, en azindan o hep bahsi geçen beyaz ışıgi görsem bari diye düşündum. fakat ne olursa olsun yine de kendimi, kendimle gurur duymaktan alıkoyamiyordum. başarmistim. korkmamis, yilmamis ve intihar etme eylemimi en sonunda gerceklestirebilmistim.
alnım açıldı aniden “siktiiiir!” deyip ayaklandim birden. bakkala olan borcum gelmisti aklima, zaten market açıldiktan sonra fazla iş yapamiyordu adamcağiz, borç takip gitmek olmazdi. hemen ayakkabilarimi giyip çıktim dışari. ıkişer ikiser inerek merdivenlerden dış kapiya geldim.
bakkal huseyin amca’nin dukkani hemen oturdugum apartmanin karşısındaydi. cabuk cabuk yürumeye basladim huseyin amca’nin dükkanina dogru.
”huseyin amca hayirli gunler” dedim boş olan dukkana.
kimse yoktu iceride. disarida beklemeye basladim. vakit ilerliyor, ilaclarin kana karisma suresi yavas yavas yaklasiyordu. “bakkalda ölmemem lazim benim, evde ölmek uzerine yapmistim bütün planlarımı ben” diye sıkınti yaratmistim kendi kendime.
tam o sirada huseyin amca yanimda beliriverdi.
“ooo! okan’im hosgeldin!” dedi bana.
“hoşbulduk huseyin amca!” deyip ekledim. “huseyin amca benim sana biraz borcum vardi gecen aydan kalan, onu kapatmaya geldim.”
“elin dardaysa dert etme oglum sonra verirsin” dedi comert bir sekilde
“yok amca ben kapayayim borcumu”
“e peki madem. gel o zaman iceri” deyip önden kendisi o kucuk dukkanina, hemen ardindan da ben.
yazar kasanin yaninda duran harita metod defterinin sayfalarini, yaladigi isaret parmagi ile yavas yavas aciyor, benim ismimi bulmaya calisiyordu. telaşlanmaya baslamistim. alnimdaki benek benek terler telasimdanmi yoksa yuttuğum otuz tane uyku ilacindan mi kaynaklanıyordu bilemiyordum. hafiften de başim dönmeye başlamiştı.
“huseyin amca ne olur cabuk ol!” dedim telasimi ve sikintimi belli ederek.
.
.
gözümu actigimda yatagimdaydim, ölmüşmuydum yoksa hayattamiydim, henuz ayrımına varamamiştım. salondan sesler geliyordu. belli ki ölmüştüm ve konu komsu evime toplanmisti. yatak odamin kapisini acip salondan gelen seslere kulak verdim. babamin sesine benziyordu salondan gelen erkek sesi.
bir seylere küfür ediliyordu salondan. tam olarak duyamiyordum ama, kufur edildigini anlayabiliyordum. demek ki insan olunce yasayanlarin sesini iyi duyamiyordu. olabilirdi, onlarda bizi yani ölü olanları göremiyorlardi zaten.
kapiyi biraz daha aralayip yürumuye basladim salona doğru, “ölmek hic de öyle enteresan birsey degilmis hatta bayagi bayagi tırt birseymiş” diye serzeniste bulundum, öyle normal biri gibi yûruyordum evimin koridorunda. mutfagin önunden gecerken annemi gördum sırti dönük bir sekilde birseyler yapiyordu. “anne” desem korkuturmuydum acaba, kadincagizin yüregine inmesin simdi diye düşunup vazgectim “anne” diye seslenmekten.
ama anne yuregi anlamisti onun hemen arkasinda oldugumu, hemen döndu arkasini ve
“oy benim guzel oglum kalktin mi?” nasilsin?” diye sormustu bile.
“ölmemismiydim ben lan?” diye kızdim kendime…tam o sirada babam sesimize ayaklanip mutfaga gelmis ve
“kalktin mi oglum? nasilsin? gidelim mi hastaneye? diye sormuştu bile evladini seven her baba gibi.
“ıyiyim, biraz basim donuyor ama vallahi iyiyim, birde karnım aç cok.”
annem hemen “oh oh aciktiysan iyisin demektir, kuru köfte ile salata yaptim, ekmek de taze”
“ne oldu?” diye sordum anneme, babam ise o sirada eliyle sirtimi sivazliyordu.
“huseyin bey’in dukkaninda fenalasmissin, seni torunuyla birlikte eve getirmisler, sonra bizi aradilar, hemen koştuk geldik.tansiyonun düştu herhalde, ama inat etme oglum yarin bir doktora gidelim hadi kirma beni kuzum”
“tamam annem gideriz” dedim. ölmemistim, bu ayan beyan belliydi, ulan hani 10 tanesi bir fili bayiltiyordu bu ilacin. ne bok yemege bana birsey olmamisti, o kadar mi kilo almistim lan ben.
babam ekmegi kesiyordu. o sirada kapi caldi, gelen cocukluk arkadasim safak’ti.
“hayirdir müdur? fenalasmissin afitap teyzem arayip soyledi bi ugrayayim dedim. zuleyha da selam soyledi, gelemedim diye kusura bakmasin dedi, berlin’e gitti de bu sabah”
“onemli degil dostum, gelmis kadar oldu, biraz tansiyonum dusmus herhalde” diye cevap verdim safak’in soylediklerine.
“hadi cocuklar sofra hazir, sogutmadan kofteleri baslayin hemen” diye bagirdi annem salondan.
hep beraber salona gectik, isin asli kurt gibide actim. oturduk masaya hep birlikte, annem ekmek sepetini dolastirdi masada.
tam o sirada yine kapi calindi, bu seferde gelenler kuzenim melda ile reha’ydi
“bora ile nagehan’ida aradim” dedi babam “onlarda gelecek birazdan” .
kuzenim melda sarilip boynuma, “nasilsin kuzenim?” diye sordu. “ıyiyim vallahi” dedim. “açım ama biraz”. reha arkamda duruyor eli omuzumda soru sorma sirasinin kendisine gelmesini bekliyordu.
tekrar oturduk masaya hep beraber. yine kapi caldi.
babam sinirlenip “afitap ben aciktim basliyorum valla” dedi, o alışık oldugumuz sabırsizligiyla.
gelenler agabeyimle yengemdi, yeğenim doruk mersin’de oldugu icin yoktu ama.
ayni sorulara ayni cevaplari vermistim yeniden. cok acikmistim artik. babam beklememis yemege baslamisti bile çoktan, bende yemek istiyordum bir an evvel.
tekrar , ama bu sefer son kez olmasi dilegiyle yeniden oturduk masaya, ve en sonun da baslayabildik yemege.
her kafadan bir ses cikiyordu
çıkan sesler kulagima bir ugultu gibi ulasıyor, butun dikkatimi koftelere vermis bir sekilde konusulanlari duymamazliktan geliyordum. gürültulu bir ailem var benim, hatirliyorum babaannemin vefaatinde bile gürultulu bir sekilde “cenaze evinin sessiz olma kurali”ni ailecek linc etmistik. seviyordum ama ben bu insanlari.
hepsi ile neredeyse bir ömur gecirmisitim birlikte. e o zaman iyi ki ölmemistim. zaten ölseydim bu kofteleri de bir daha yiyemezdim, birde boşu bosuna üzecektim bu insanlari. yasamak guzel bir sey ve ben gercekten de yasam denilen kavrama tam ucundan tutunmustum bugun. ve yine bunu bu masada benden baska bilen hickimse yoktu. gerçi bilmeleride gerekmiyordu zaten.
kapi yine caldi, kuzenim melda ayaklandi hemen kapiyi acmak icin. bu sefer de eski kiz arkadasimdi gelen. sanki hic birsey olmamis gibi herkes buyuk bir sevecenlikle karsiladi onu. bense biraz sasirmistim onu gordugum icin. annem hemen “ılhan hadi bir sandalye daha getir canim”dedi. hic itiraz etmeden kalkti babam yerinden sandalye getirmek icin.
-nasilsin? diye sordu eski kiz arkadasim, her gelene verdigim cevabi verdim ona da. babamin getirdigi sandalyeye oturup annemin önune koydugu kofteleri yemege basladi, herkes önundeki yemekle mesguldu. hani bazen kisa bir sessizlik olur ya, hani herkes bir anda yaptigi ise gömulur ve konusmaz, hani “bir yerlerde kiz dogdu” denilir ya, iste oyle bir andi bu an. birtek ben yemegimle, cok aç olmama ragmen ilgilenmiyor, onun yerine yemek masamda oturan insanlari izliyordum. en sevdigim kadinlar, en sevdigim erkekler… hepsi benim evimde benim masamda yemek yiyiyorlardi.
ölmedigime cok sevinmistim, nasil ayrilabilirdim ki bu insanlardan. hepsinin yüzu hep güluyor, beni varliklariyla devamli mutlu edebiliyorlardi. arkamda onlar varken bana hic birsey olmaz hissi veriyorlardi bana farkinda olmadan. babam televizyona küfur ediyor, abim kuzenim reha ile her zamanki “sığırsın oğlum sen” diyerek dalga geciyor, safak bana, “müdur biraz ekmek yollasana” diyor, annem eski kiz arkadasima “benim guzel kizim salata al biraz daha” diye ısrar ediyor, eski kız arkadasımsa “alırım valla biraz daha”cevaplıyor, yengem babama “ilhan amca raki koyayimmi?” diye soruyor…
sanki hep biraradaymısiz ve hic birsey olmamis gibi devam ediyordum hayatıma kaldığım yerden.
ailenin ne kadar guzel birsey oldugunu bana hatirlatiyorlardı bu insanlar. melda’nin dedigi gibi benim yanlarinda tekrar cocuk olabildigim yegane insanlardi bunlar. ve ben cok seviyordum hepsini. uzun suren yemek fasli bittiginde herkes elinde bir tabakla mutfaga yonelmis masanin temizligi isi imece yontemi ile halledimisti bile. hepimiz salona gectik, eski kiz arkadasim mutfaktan “herkes kahve istiyormu?” diye seslendiginde hep bir ağızdan “evet” dedik.