PRAGMA VE AYRILIK

yanimda bir iki tişört, bir kaç cift don, bir karton sigara, az biraz para, kredi karti, turkiye karayollari haritasi ve dört paket cubuk kraker var. saat sabahin dördu. yaklasik iki bucuk saat sonra mutfak tezgahina biraktigim mektubu okuyup patronunu arayacak ve ona,
“ben bugun ise gelemeyecegim, benim ki yine mektup birakip gitmis” diyeceksin. patronun “nereye?” diye sordugun da ise ona,
“bu sefer de ağrı’nin aralik ilcesine.” diye cevap vereceksin.
ezgi, bu kez lutfen benimle iletisime gecmeye calisma. telefonumu kapattim. bunun yerine seninle eskiden yapildigi gibi yani elle yazilmis mektuplar araciligi ile iletisim kuracagim. ne siklikla yazabilirim inan bende bilmiyorum. tahminimce bu ‘kendimi bulma’ ve ‘terapi’ niteliginde ki yolculugum bittiginde elinde bir tomar mektup olacaktir.
mektuplar bilmen gereken butun bilgileri icerecek. tarihler, yerler, tanistigim insanlar, vb.
emin ol bende farkindayim yapacagim terapi niteliginde ki bu yolculugun tek tarafli ve dusuncesiz oldugunun. ıyi bir koca olarak seninle her daim iletisimde olmam gerektigini biliyorum ama bu yolculugun basarili olmasi icin gereken, benim kendimle yalniz kalip kendimi cozebilmem. bu yuzden iletisim yolu olarak mektup yazmayi sectim.
bir diger sebep ise, bu ruhsal dönüşümumu, senin üzgun sesini duyunca kendimi suclu hissedip (ki hissedecegim) basaramayacak olmam.
dun aksam sana yaptigimdan oturu uzerimde yeteri kadar bir yuk ve sucluluk duygusu var zaten birde bilmedigin cocuklugumdan gelen ve benim köse bucak herkesden sakladigim travmalarim.
tek istedigim onurlu, durust bir erkek ve iyi bir koca olabilmek.
butun utanclari bir kenara birakip bu karakter ozelliklerini kendim de bir omur tutabilmek.
“neredesin haluk? seni cok ozledim!” gibi kucuk bir mesaj aradigim ruh degisimini benden uzaklastirir ve ben yine eski haluk olarak kalmaya devam ederim.
simdi eminim aklindan “ vaaaay! guzel deneme. gecen sefer yine boyle evi terkettiginde nasil dondugunu hatirliyormusun? yozgat’a varamadan geri dönup ozur dileyeceksin” diye geciriyorsundur.
ama bu sefer basaracagim! cünku bu sefer cok uzaga gidiyorum ve kendimi bir kafesin icinde yahut bir kısir döngude hissetmiyorum. cok dusundum bu yolculuk uzerine. kendime guveniyorum ve ne yaptigimi biliyorum.
her ne kadar mutfak tezgahina biraktigim mektupda panik olmus bir insan profili cizmis olsam da, aklim yerinde ve kendimi bulma istegim hala sapasaglam. ıcimde saglikli oranda bir suphecilik yok degil, ama o zaten hep vardi.
bu sabah seni uyandirmamak icin evin icinde parmak uclarimda yurudugumde bir kere daha anladim bu sehir beni kusmak istiyor.
bunu ilerde belki aciklarim sana.
bu yolculuga cikmadan once halletmem gereken bir kac sey var ve oncelik elbette de ki kendimi is yerimden kovdurtmak. aslinda gidip kendim istifa etsem cok daha kolay olabilirdi ama ben ileri goruslu bir adamim, kovulursam alacagim tazminatin kıt kanaat gecinmeye calisan bize faydali olacagini dusundugum icin bu yolu sectim. tazminat parasi bizi biraz rahatlatir. en azindan sen kendi alaninda basarili olup para kazanana kadar.
ısin zor kismi ise selcuk denen o lavugu beni kovmaya ikna edebilmek. selcuk’u benim kadar iyi taniyorsun, o asla kavga etmeden bir insana ihtiyaci olani verebilecek biri degildir. sokratik stratejide siyah kusak sahibi, korkusuz ve her konusmasi ile ne kadar demokrat oldugunu onunla tartisanlarin ya da pazarliga oturanlarin gozune sokmakta tam bir usta. sokayim onun ustaligina ama.
gectigimiz iki sene icerisinde beni bir iki kere kovmakla tehdit etmisligi vardi zaten ama bu sefer baska, bu sefer kartlar benim elimde ve o beni tutabilmek icin elinden geleni yapacak.
yapsin. ben yine de istedigim gibi kovulacagim.
bir planim var elbette, lakin plan ne olursa olsun onunla yuzlesmemeli ve konusmamaliyim.
altindan girip usutunden cikar seni yine istemedigin bir seyi yapmaya ikna eder.
bunu benim uzerimde defalarca denedi ve hep basarili oldu.
bilemiyorum. ya ben salagim ya da o gercekten insanı manipule etmekte usta.
yapmam gereken tek sey sabah ondan once ofisine girip masasina bir not birakmak. zaten kendisi genelde ogleden sonra saat iki gibi geliyor, notu okudugunda ben coktan duzce’de olurum.
elbette su an icin bunlarin hepsi sadece plan asamasinda olan seyler.
dun aksam 1 saat boyunca selcuk’a mektup yazmakla ugrastim. sen yanimda oturuyordun. kendini annene ordugun kazaga vermisdin. şisleri hareket ettirirken ki acemiligin bir once ki sabah yasadigin gida zehirlenmesinden olsa gerek.
sakliyordun rahatsizligini, rahatsizligimizi. hic merak etmedin telefonumda bir saate yakin ne yazdigimi. herhalde alisveris listesi filan yapiyorum zannettin.
aslinda detayli bir sekilde selcuk’a neden beni kovmasi gerektigini anlatiyordum. hatta yalan bile soyledim bir ara, “ogrencilere ogrenci indirimi yapmis da olabilirim yapmamis da. bir sekil de yapmamissam bu parayi cebime atmis da olabilirim atmamis da” diye.

bununla da yetinmeyip “dengesiz kisiligim ve sahtekarliga meyilli karakterim sayesinde bu sucu ve benzerlerini islemis de olabilirim islememis de. fakat bazi aksamlar eve geldigimde cebimde fazladan 30-40 lira buluyorum ve bu paranin cebime nasil girdigi hakkinda hicbir fikrim yok”.
sen yattikdan sonra yazdiklarimi gozden gecirdim. kendim bile sasirdim ne kadar aptalca bir mektup olduguna. resmen adama suc islemis olabilecegimi soyleyip kanit sunmusum. bir daha yazmayi denedim.
olmadi!

yeniden yazdim ve gerekli olanlari soyledim sadece.

sevgili selcuk,
sana gercekten uzulerek bildirmeliyim ki, ben bugun ve bundan sonra uzunlugu belirli olmayan bir zaman diliminde işe gelmeyi dusunmuyorum. bu bir haftada olabilir bir yil da. beni isyeri kurallarina uymamaktan dolayi kovmak senin icin en iyisi olacaktir. sen harika bir patrondun, yerimi alacak insani bulma konusunda basarilar dilerim
haluk

ısyerine ulastigimda saat coktan 5:30 olmustu. sinemanin onunde hummali bir calisma var, ben de arabayi sinemanin bir iki sokak yukarisina parkettim. septik kamyonu devrilimis.
nereden mi biliyorum, once kokudan sonra da orada calisan belediye iscilerine sordugumda aldigim cevaptan.
butun sokak bilek hizzasinda koyu sari, acik kahverengi bildigin bok kokan bir suyun altindaydi. su bu, durmuyor sokak boyunca yokus asagi akiyor ve ardinda zaten kotu kokan istanbul’u daha da kotu kokutuyordu.
ıc bulandiran bir koku, midem fena bulandi, sanki icimde yaz gunesi altinda 3 gun bekletilmis mayonez ile ishalli dışkı var gibi hissediyordum. bir iki sokak kedisi cesurca davranip ön patilerini akmakta olan sari kahverengi siviya batirdi. bir tanesi bunula da yetinmeyip egdi basini icmeye basladi onunden akan boklu siviyi. ıyice bulandi midem, ha kustum ha kusacak durumdaydim.

oradan gecmekte olan bir polis arabasi once sirenlerini calistirdi sonra da kenara parketti. yoldan gecenler telefonlariyla ani goruntuluyor ” bunun altina instagram’da ne yazssam acaba” diye dusunuyorlardi. en azindan ben oyle olacagini hissediyordum.
calisan iscilerin yanindan gecip sinemanin kapisina yoneldigimde iscilerden birinin elinde cam bardakta cay oldugunu gordum. ne vakit ve nerede hazirlamisti cayi da hemen izlemeye koyulmustu.
“ haydar! binnazli sokakta lagim kamyonu devrilmis”, “ anlasildi, cayimi alip geliyorum. tamam.”

boyle olmus olmasi beni hic sasirtmaz, zira ben artik bu ulkede hicbirseye sasirmayan o tuhaf insanlardan oldum.
“ haydar! binnazli sokakta lagim kamyonu devrilmis”, “ anlasildi, cayimi alip geliyorum. tamam.”

sinemanin kapisini acip iceri girdim. her zaman ki beni “benim sinemalarim” filminin eski afisi karsiladi. cercevesi biraz yamuk duruyordu onu duzelttim. kirmizi kadifeden yapilmis siranin gidisatini belirleyen kalin ip benzeri seyi biraz kenara cekip muduriyetin oldugu kisima dogru yurumeye basladim.
selcuk’un kapisinin altindan isik siziyordu. herhalde dun cikarken unutmustu diye dusundum. anahtarim ile kapiyi actigimda selcuk kendisini aniden arkaya dogru itti ve sandalyesinin tekerlekleri seramik dosemede kulaklari tirmalayan bir ses cikartti.

“haluk!” diye bagirdi.
“ne yapiyorsun burada?”

gereksiz bir endiseye kapildim. belli ki yine vergi dairesinden gelip didik didik edecekleridi herseyi diye dusundum. nakit odemelerin bazilarini sistemden masraf diye gosterip cikariyordu selcuk. bu sekilde hatiri sayilir bir sekilde vergi kaciriyordu.
tek istedigim, dun gece yazdigim notu masasina birakip bir an once kosar adimlarla oradan kacmakti, ama gozum selcuk’un bilgisiyar ekranina takiliverdi nedense.
ekranin en uzerinde ki altin renkli bannerda midget tube yaziyordu. videoda ise bir adam kafasini onunde yatmakta olan bir cucenin vajinasina surtuyor baska bir cuce kadin ise basrolde ki adamin popo deligini yaliyordu. agzim acik bakiyordum ekrana. hicbir ses cikaramiyordum.
selcuk, cevresindekilere defalarca seks konusunda tutucu bir insan olarak gostermisti kendisini.

disaridan gorunen, bu konuda, aslinda her konuda titiz bir insan olduguydu. hani su her sevisme sonrasi carsaflari degistiren tiplerden.

evet, oyle tanitmisti kendisini ama ben yemin ederim bu adamda bir tuhaflik oldugunu sezinlemistim. bu önsezimi daha once de sana soylemistim ama sen inanmamistin. simdi ise selcuk’un cuce fantezisi oldugunu kendi gozlerimle gordum.
sende bilirisin bu tip adamlari, sehirli, muhafazakar/liberal tam olarak ne oldugu belli olmayan insanlardir bunlar.
evlilik ve aile kutsallaridir, cinsellik ise dokunulmazlari, her ezan sesi duyduklarinda” aziz allah” derler, ama restorana gittiklerinde kastro tirelli sarabinda israrci olurlar. ne pehriz ne lahana tursusu anlayacagin.
ama cuce fantezisi ve ekranda gorduklerim ister istemez beni freudian bir analiz yapamaya mecbur birakiyordu. kaldi ki ben aslin lda freud’u da sevmem.
eminim sende selcuk’un cuce fantezisini ilginc bulmussundur. ya da kimbilir belki de sen daha onceden biliyordun onun boyle degisik cinsel begenileri oldugunu ve bana hic soylemedin.
bu cok tuhaf, cunku sen bana benim hic alakam olmayan ve beni hic ilgilendirmeyen insanlarin bile hayatlarini anlatirsin.
karmamarisik bir ruh hali icindeyim ezgi. acaba sen benden selcuk’la ilgili birseyler sakladin mi?
neden bilmiyorum ama ben daima seninle selcuk arasinda birseyler oldugunu dusundum. benden once elbette.
yedi sene oldu degil mi onunla tanisali? kimbilir belki bir aksam guzel bir şarap ardindan birseyler yasamissinizdir. ama ben bende ki bu sana karsi olan asiri guven yuzunden bu dusuncemin uzerini hep karaladim o aksama kadar.
neyse,
selcuk benim gozumun ekrana takildigini farkedip alelacele “dusundugun sey degil” demisti. alninin hemen uzerinde baslayan saclarinin altinda olusan ter damlalarini gorebiliyordum.
kekeledi “degisik cinsel yaklasimlar temali kitabim icin arastirma yapiyorum. tarihi olaylar, acayip sekilde gelisen ve 1. dunya savasi sirasinda gecen bir roman. baska seylerde olacak icinde, mesela bir hastanede gecen tecavuz olayi gibi.”

masasinin uzerinde cuceli seks ekraninin hemen yaninda ise ahmet hamdi tanpinar’in saatleri ayarlama enstitusu” duruyordu. en sevdigim kitapdir bilirsin ve hic yakistiramamistim o kitabi selcuk’un masasina. hemen onun yanida ise iki yol kokain, aslinda uc yolmus ama biri cekilmis… uzerinde durdugu siyah ajanda da biraktigi beyaz izden belli .
hatirliyormusun bilmiyorum ama gecen sene tuvalet ampullerinden birisini degistiriken dusup kolunu kirmisti bu lavuk, doktorun ona codeinli bir agri kesici vermesine kızıp,
“ben uyusturucu kullanmam, kullanani da sevmem” deyip kullanmayacagini soylemisti o agri kesiciyi. hatta onumuz de, benim eczaneden aldigim ilaci ofisinde ki cop kutusuna atip “ ben erkegim, bu aciya uyusuturucusuz da katlanirim” demisti.

ıste o aksam ben o haplari copten alip eve gelmistim. senin de sasirdigin o “dort gunluk kedi yavrusu” misali zarasiz ve mutlu olusumun sebebi selcuk’un cope attigi o haplardi.
en azindan bir sey daha ogrenmistim bu sabah selcuk hakkinda. o dunyanin en pahali aliskanliklarindan birine sahipti.
simdi daha iyi anliyorum kultur bakanligi’ndan gelip tesviklerin nereye harcandiginin belgelerini istemelerinin nedenini.
o kendisini “ of bir turlu ogrenemedim su defterleri duzgun tutmayi” diyerek savunmus olsada artik biliyorum tesvik kredisinin en az %20sinin nereye harcandigini.
devam etti konusmaya,
”bu benim ilk tarihi bir kitap yazma denenmem, senin de gordugun gibi gece gunduz bunun uzerinde calisiyorum”

“ben senin daha once kitap yazdigini bilmiyordum” diye cevap verdim.

yuzunu kaşıdi “yazdim, ama ben digerleri gibi aceleci degilim, yaptigim is icime sinmeden paylasmam kimseyle”

selcuk bir keresinde benim yazdigim “aynada ki saldirgan kediler” isimli kitabimla fena dalga gecmisti. gerci sen okumaya bile gerek duymamistin. gerekce olarak da isminin cok sacma oldugunu soylemistin.
oysa ki cok eglenceli bir kitapdi.
herhangi bir aynanin onunden gecen herhangi bir kedi aynada kendine baktigi sure icerisinde bir insan kadar akilli olup konusmaya basliyor ve diger kedileri de ayna onunden gecmeleri icin ikna ediyor, ama akilli olmalari icin aynaya ihtiyac duyduklarindan kedilerin hepsi birer ayna tasimaya basliyorlar. boylelikle insanlar ve insanlar kadar zeki olan, konusabilen kediler arasinda bi varolus savasi basliyor. yarismaya bile gondermistim bu romanimi.
begenmediler.
fantastik edebiyat nedense ne bu ulkede ne de baska bir ulkede hic bir zaman yeteri kadar ciddiye alinamadi zaten.

bir iki hafta sonra sonuclar aciklandiginda zaten bildigim sonucun sebebini sinemaya gelen bir juri uyesine sormustum.
“hatirliyorum o kitabi, o kitapta ki sorun senin cok fazla kuralci bir sekilde yazmis olmandi. sana tavsiyem birak hikaye akmasi gerektigi gibi dogal olarak aksin. heveslisin belli, bu hevesin seni bir gun biryerler getirecek. yazmaya devam et” diye cevap vermisti.

zaten bok gibi bir yarismaydi. hani şu belediye kultur daire baskanliklarinin actigi cinsten. benimle birlikte uc kisi katilmis ve sadece birincilik odulu verilmisti. o odulude kutuphanede calisan ve ilk romaniyla yarismaya katilan bir kiz almisti. dedesini filan anlattigi bir aile tarihi romaniyla.
bense hayal gucumu kullanip farkli bir evren yaratmama ragmen yine basaramamistim.
sana bunlari hic anlatmadim cunku sen bunlarla fazla ilgilenmiyordun.
simdi anlatmamin sebebiyse olura birgun selcuk sahiden de bahsettigi gibi bir roman yazip baski rekoru filan kirarsa bunun bende yaratacagi aciyi anlaman icin.
dusunsene karsima gecip” ustad sen alti roman yazdin maalesef hic biri basilamadi ben bir roman yazdim, baski yetistiremiyoruz” dedigini.

selcuk panik nedeniyle kayan sandalyesini tekrar masaya dogru ayaklariyla yaklastirip hemen yaninda ki kahveden bir yudum aldi. agzinin cüruk lahana dolu bir cop torbasi gibi koktuguna eminim.
“neyse, saat daha sabahin altisi olmamis, niye geldin sen bu kadar erken?” diye sordu. tepemizde ki havalandirma, icerisini devrilen septik kamyonundan gelen bok kokusuyla doldurmustu.

ıkimiz de bunu gormezden gelmeye calisip ayni anda burunlarimizi kiristirdik. hic dusunmeden cebimde ki mektubu cikarttim.
aslinda buna hic gerek olmadigi o an anlamistim. ona sadece bu aksam gelemeyecegimi soyleyip bir daha da gelmeyerek kendimi kovdurtabilirdim.

selcuk elimde ki mektubu aniden alip yuksek sesle okumaya basladi. o okudukca gozlerim anlamsizca ofisin duvarlarinda geziniyor daha once hic dikkatimi cekmeyen detaylara denk geliyordum. mesela masasinin arkasinda ki duvarda bir mantar pano vardi ama bostu. sadece bir tane kenarlari kivrilmis bos bir kagit sallaniyordu. ama en garibi masasinin uzerinde duran ve daha once orada olmayan ici bos resim cercevesiydi. acaba kimin resmi vardi o cercevede ve ne olmustu da selcuk o resmi cikarmisti cerceveden.

onu butun birgun boyunca seyredip analiz edebilrdim ama durust olalim, ben sadece o mektubumu yuksek sesle okurken kendimi mesgul etmeye calisiyordum.

okumayi bitirip mektubu masanin uzerine atti. masada duran paketten bir sigara cikartip yakti.
agzinda sigarasi varken elleriyle gomleginin yakasini duzeltti, o sirada dudak uclari asagi sarkti ve agzinda ki sigaranin ucu havaya kalkti.
“saglik sorunun mu var” diye sordu sigara agzindayken.
“ hayir yok bir sorunum”
“ ee! oyleyse?”

cok dikkatli olmaliydim. bir yanlis kelime ya da stratejik hata beni bu ofisten tekrar gişeye oradan da kafeye gonderebilirdi.

“ kendimi bulabilmek amaciyla terapi niteliginde bir yolculuga cikiyorum, ne zaman donecegimi ben de bilmiyorum, mesleki sorumluluklarimi yerine getiremeyecegimden dolayi beni kovman gerekiyor” dedim.
genizden gelen kisa bir gulus cikti agzindan
“ ezgi ile birlikte devremulk filan mi aldiniz oglum? eger oyleyse size gecmis ols…”
cumlesinin bitmesini beklemden “agri’nin aralik ilcesine gidiyorum, tekbasima olacagim, karim benimle gelmiyor” dedim.

sigarsindan derin bir nefes daha cekip basini arkaya dogru yatirdi cigerlerinde ki sari dumani ofisin tavanina dogru ufledi. bilgisiyarin ekraninda videolar kendi kendilerine yenileniyorlardi. simdi ki sahne de ciplak bir cuce kadin yine ciplak ama normal olculerde bir erkege ata biner gibi biniyor ve yavas yavas onlerinde ki diger normal ciplak erkege yaklasiyorlardi.

gozlerimi kacirmak zorunda kaldim. cunku cok sacma bir videoydu. ve her an gulebilirdim.

“ agri’nin aralik ilcesi. hic duymadim daha once. ailen mi var orada?”
“hayir!” dedim. “orasi cok soguk ve ben kendimi sogukda iyi hissettigim icin oraya gidiyorum”
“dogru, soguk olur agri” dedi.
siyah ajandanin uzerinde kalan iki yol kokaini isaret edip “ bence senin ihtiyacin olan yol bu yol” diye bana kokain ikram etti.
“hayir” deyip geri cevirdim teklifini “benim biraz acelem var, hemen bilmem lazim. kovuldummu?”

ajandaya egilip bir yol daha kokain atti ve hemen ardindan isaret ve basparmagi ile burnuna hafifce dokundu.
sigarasindan derin bir nefes daha cekip kulunu yere silkti.
“ezgi ne dusunuyor senin bu terapi amacli uzun yolculugun hakkinda? daha once de boyle sacmalamistin ve ezgi hic mutlu olmamisti senin bu denemenden”

“henuz bilmiyor” dedim.

“akil sagliginla ilgili problemlerini halletigini saniyordum, bu kiz evliliginizi kurtarabilmek icin havada bes takla atiyor senin yaptigina bak yahu!”

gozbebekleri leblebi kadar buyumustu.

“bu isi bile sana o buldu, ona borclusun. biliyormusun ne kadar ugrasti beni senin iyi bir eleman olacagina inandirabilmek icin?”

“ne kadar?” diye sorup ekledim
“seninle yattimi?”

“sacmalama be haluk! boyle birseyin olma ihitmalini dusundugune bile inanamiyorum”.

surat ıfadesi degismisti. yuzume kare bulmaca da fena takilan bir amca ifadesiyle bakiyordu. ısaret parmagini yuzume dogru uzatarak
“anladim ben ne oldugunu, sen ilaclarini almadin yine degilmi?”
sigarasindan bir nefes daha cekip
”almadin degilmi ilaclarini?”: diye tekrarladi sorusunu.

“ben aylardir almiyorum ki zaten ilaclarimi. gerek gormedim ilac kullanmaya”.

masasina vurup” haluk zaten eleman sikintimiz var, bak kıs sezonu geldi bir de ustune carsamba aksamlari stand-up gosterileri, gercekten beni cok sikintiya sokarsin eger gidersen. ben bu konusmanin hic olmadigini kabullenmeye hazirim, sen simdi eve git, bir kadeh bir sey koy kendine, bir film ac, rahatla dinlen, yarin saglam kafayla gel. ben de psikiatrist bir arkadasim var onu arayayim hani su 10-15 gunluk terapi oteli gibi seyler var ya onu sorayim. cok super yerlermis o oteller, 10-15 gun kalinca yepyeni bir insan gibi cikiyormussun icerden. ha? ne dersin?”

“hayir”

sigarsini yere atip sinirle ustune bastti.
” ya amina koyayim, bana bunu yapma be haluk. en azindan su aralar yapma ya!”
“kovuldum mu?”
“ezgi bu isten hic hoslanmayacak.”
“biliyorum, hoslanilacak bir durum degil bu. ama ilsikimiz icin gerekli olani yapiyorum ben”
“tabii elbette oyledir.”
“ee” dedim.
“ee” dedi.
“simdi ne yapiyoruz?”
“sen soyle haluk! simdi ne yapiyoruz?”
“ ben gidiyorum, ve donup donmeyecegimi bilmiyorum, donersem ne zaman donecegimi de bilmiyorum. sende istersen benim yaptigim isleri yap ya da yerime baska birisini bul.”

“bok herif” deyip elini uzatti.
“ne?” diye sorunca
“ anahtarlari ver hemen.” dedi

anahtarligimdan sinemanin anahtarlarini cikartip avcuna biraktim. gorunen o ki bu son hareketim benim basariyla kovulduguma isaret ediyordu. dusundugum kadar da zor olmamisti, kafasi ben gelmeden iyi oldugu icin beni yenmesi imkansizlasmisti.
gozum yine bilgisayarin ekranina takildi, alete bile fenalik basmis olacak ki screen saver cikmisti ekrana.
bir sigara daha yakti,
”tazminat alabilmek icin yapiyorsun degilmi bunu? tazminat hirsizi pezevenk.” dedi

“hayir, o kadar ucuz bir insan degilim ama tazminat fena olmaz elbette” diye cevap verdim.

“biliyormusun, ikili ilskilerde hep tutarli ve guvenilir olmaya calistim, arkadaslarimin isteklerini elimden geldigince yerine getirmek icin cabaladim. ama icimden bir ses hep seni işe almamam konusunda bagirdi bense ezgi’nin hatirina hep duymazdan geldim o sesi. zaten cv ne baktigimda anlamistim ne bok oldugunu. 35 yasina gelmis, is tecrubesi kisminda 3 ay orada tezgahtarlik, 6 ay tatil, 2 ay surada barmenlik 5 ay tatil. lan dedim sahicimi bu adam. bu nasil bir gevseklikdir bu nasil bir parazitliktir. ılk defa evinize geldigim gunu hatirliyorum, hayatimda hic gormedigim kadar video oyunu gormustum, evden cok internet kafe gibi bir yerdi.”

ben “ıse yaramaz bir insan degilim” derken lafimi agzima sokup devam etti.

“ezgi bana yemin etmisti iyi bir eleman olacagina, hatta ben bile inandim bir ara buna”.
bilgisayarin enter tusuna basip tekrar acti midget tube sayfasini.
“ emin ol seni kovdum ama o tazminati vermemek icin butun yasal yollara basvuracagim”

parasal sikintilari cok onemsemiyordum. tazminat da pek umrumda degildi acikcasi. senin yaptigin arastirmalar sayesinde zaten elimize az da olsa yeteri kadar para geciyordu. bir de su doktorayi bitirirsen daha da iyi olacaktik. bir yil sonra belki de ulkenin en iyi beyin doktoru olup bana yazmam icin gereken destegi verecektin.

tekrar selcuk’a dondum
“ elinden geleni ardina koyma. kiminle istersen onunla konus ama eger camura yatarsan bu sabah gorduklerimi, cuce pornolarini, kokain olayini sevil’e anlatirim. onu bunca suredir aptal yerine koydugunu benden ogrenir” dedim.

selcuk’un kafasi yerine gelmeden benim bir an once bu ofisten cikmam gerekiyordu. bir adim geri atip kapiya yoneldim tam kapiyi acacakken
“bu ofisi terkettigin anda intaharsal egilimlerin oldugu icin alo ıntihar hattini arayacagim, sorumlu ve ahlakli bir insan olarak yapmam gereken bu” dedi.

“ intihar etmek gibi bir dusuncem yok, zaten ne polisin ne de alo intihar hattindakilerin 4. sinif bir yazarin intihar etme olasiligi ile alakali haretkete gececeklerini sanmiyorum.”

kapiyi arkamdan kapatim hizli adimlarla geldigim lobiye yoneldim. kirmizi kadifeden yapilmis ip gorunumlu sira belirleyicilerinin kenarindan gecip son bir kez daha “benim sinemalarim” filminin afisine baktim.

aklimda bu sinemadan ve selcuk’tan ne kadar cok nefret ettigim vardi.

disari ciktim.
sabah gunesi kendini belli etmisti coktan. arabayi parkettigim sokaga dogru yurumeye basladim. yapmam gerekeni yapmistim ve artik bu yolculuga cikmam gerekiyordu
….

yildizlar bir sonra ki aksama kadar saklamislar kendilerini. uzakta gorunen cam kapli rezidanslar sehrin irzina nasil gectigimizi gozume sokar gibiler. sabahin bu cok erken saatlerinde, hersey sanki ince bir mum tabakasinin altindaymis gibi gorunuyor. acikmaya basladim. en son dun aksam yedigim yemekle duruyordum hala. yanindan gectigim borekciye girmedigim icin pisman oldum, pismanligim icimi daraltmis olsa gerek ilk buldugum yerden u cekip tekrar borekciye geldim.

bu saatte acik olmasi bir mucize diye dusunup girdim iceri. ıceride bes vardi. pencere yaninda ki masaya oturdum, yolun karsisinda ki durakta otobus bekleyenleri izlemeye basladim. genc bir musteri kasiyer kizla tartisiyordu.
“yahu sabah, daha yeni acmissiniz, nasil cay olmaz? cay yoksa niye actiniz o zaman?”

yanima gelen garsona 2 porsiyon borek ile hazir oldugunda cay istedigimi soyledim. kasada ki tartisma devam ediyordu.
”tamam cay yok, kahvede mi yok? yahu biraz yaratici olun ya. kuru kurumu yiyecegim ben bu boregi? yeni neslin en buyuk sorunu yaratici olamamalari” derken bana bakti benden onay bekler gibi.
ısin asli, hakliydi. bu tartisma da kasiyerin elbette hic bir sucu yoktu ama yeni nesil gercekten de yaratici olmayan, cozum uretemeyen kisir bir nesildi.

bu yazdigim mektubun fazla detay icerdigini dusunmeye basladim ezgi. bu borekcide saatlerce oturup, her detayi, olayi yazabiliridim, hatta siirsel aforizmalarla zenginlestirip sadece bu borekciden uzun bir hikaye bile cikarabilirdim.
ama bu beni konumuz olan terapi niteliginde ki yolculugum ana temasindan uzaklastirir seni de sikar. konudan konuya atlamayi kesip sorunumaza odaklanmaliyim.

bir macera arayisindan oturu gitmiyorum. gidis sebebim daha once de dedigim gibi kendimi bulma istegi ile daha iyi bir insan olma istegi arasinda ki herseyi kapsiyor. sana kotu davrandim.
ıkimiz de elimizden geleni yaptik, belki sen daha cok cabaladin ama yasadigimiz 2 oda bir salon evin her kosesinde ya seninle ya da benimle ilgili ruhsal bir cokuntunun izleri var.

eslerden birinin siddet gormesiyle ilgili bir programa denk geldigimizde ikimizden biri hemen kanal degistirdi hep.

keyif alamamaya basladik hayattan. sen o cok sevdigin muzik odasina bile girmez olmustun son zamanlarda.
evet, sana kotu davrandim ezgi!

2 sene once piyanonun kapagini hizlica elinin uzerine kapatmistim.
bunun ne ilaclarimi almamamla bir alakasi vardi ne de senin dedigin gibi norolojik bir kisa devreyle. bu benim karakterim belki de genlerime kodlanmis bir ozellik.
sessiz bir kontrat imzalamistik seninle buna benzer olaylarin bir daha hic yasanmayacagi hakkinda. ben bunu sana garanti edemedim. evet uzerinden yillar gecti bu olayin, ne sen unutabildin ne de ben.

dedem, ornek olsun diye yaziyorum, ilk dogdugu andan olumune kadar kotu bir insandi. her firsatta oglunu yani babami ve karisini doven ve bunun icin sebep yaratip bundan keyif alan bes para etmez bir insan.
nasil oldu bilmiyorum aslinda kimse bilmiyor ama bir sabah kalktiginda bambaska bir insan olmus.

kelimenin tam anlamiyla ‘insan’ yani. onun bu guzel hali tam 7 sene surdu. 7 sene sonra bir sabah uyandi ve gecen 7 senenin acisini cikarircasina yine kotu oldu, bu kotu olma hali ona gece uykusunda gelmisti, muhtemelen iyi olma halide yine uykusunda gelmistir.

ben onun bir gecede iyi oldugu donemi cok net hatirlamiyorum bildiklerim sadece anlatilanlardan, ama bir gece uyuyup uyandiginda yine bir pislige donusmesini cok iyi hatirliyorum. belki de bu yuzdendir uykuyla aramin iyi olmamasi.

adim gibi eminim sen de hep merak ettin niye senin elinin uzerine piyanonun kapagini kapattigimi. psikolog arkadasindan aldigimiz cevap ikimizi de tatmin etmemisti. ayni zamanda da tabu gibi bir konuydu ve ikimiz de konusmak istemiyorduk. gormezden geldik, tolare etmeye calistik anlamsizca.
sikintili uyuyordun geceleri ben senden erken kaltigim icin farkediyordum pijamalarinin terden sirilsiklam oldugunu.
sen bir aciklamayi hakkediyorsun ezgi. bu yuzden sana herseyi bu mektuplarla aciklamayi deneyecegim. 2 sene once bana ne oldu da ben oyle berbat birsey yapabildim.

hersey selcuk’la basladi. buna onsezi de, tahmin de ama o herifin tek derdi seni yataga atmak.
gel birlikte su “piyano dersi teklifi” olayinin yasandigi aksama donelim.

zaten benim 2 sene once yasadigim patlama da bu ders teklifi ve oncesinde gelisen zincirleme olaylar yuzunden olmustu.

selcuk’u yemege davet ettigimiz o aksami cok iyi hatirliyorum. daha once onu evimizde hic misafir etmemistik. benim su anda hatirlayamadigim bir sebepten dolayi yuzum asikti o aksam.
siz ikiniz olaya resmi olmayan arkadasca bir aksam yemegi olarak bakiyordunuz. benim icin ise butun ev bir komplo teorisi gibi kokuyordu.

selcuk benim yine evi terkedip dogu’ya gitmemden iki hafta once gelmisti, belli ki beni ve seninle olan iliskimizi kontrol etmekti amaci. evimizdeydi, senin iyi oldugundan emin olmak istiyordu ama aslinda istedigi baska seydi bunu sende ben de selcuk’ta biliyorduk.
yemek esnasinda muzikten ne kadar hoslandigini en buyuk isteginin bir gun piyano calmak oldugunu anlatti durdu. hatta “biri bana piyano calmayi ogretmeyi teklif etse yemin ederim 6 ayda hatiri sayilir bir seviyeye gelirim” demisti.

sen yuzunu senin piyanonun, benim gitarimin durdugu uzun zamandir girmedigin muzik odasina cevirdin.

piyanonun uzeri calinmadigi icin toz tutmustu, sen artik mesgul bir bilim kadiniydin piyano calmaya vaktin yoktu.

ama sik sik dedenden kalan bu antika piyanoyla yeteri kadar ilgilenemedigin icin ne kadar suclu hissettigini soyleyip durdun.
o piyano sana miras kalmisti sense kariyerinden dolayi onu bir kenara itmistin.

selcuk’a donup” ben sana ogretebilirim” dedin
“ ya olmaz, zaten cok mesgulsun sen bu aralar” diye heyecanla cevap vermisdi selcuk.

ben ki muzige cok merakli bir insanim bana bir kere bile teklif etmedin ogretmeyi. ogretmeyi gectim bir kere olsun birlikte calmadik bile.

“gercekten!” dedin.” bizim icin cok sey yaptin, haluk’a is verdin, en azindan bunu yapabilirim”.
“kuzum bana hic bir borcunuz yok sizin”
“ buna borc odemekten ziyade, hediye diyelim oyleyse”

selcuk’un yuzu aydinlanmisti bir anda.
ne gariptir senin de suratinda ayni aydinlanma belli oluyordu. ıkinizin suratlari arasinda ilahi bir isik gidip geliyordu.
hemen yaninda duran tuzluga uzanip onumde ki tiramisunun uzerine ektim biraz, yuzunu buruşturdun
” ıgrencsin haluk” deyip sustun.

ben de duyulabilecek bir sekilde fisildadim ” belli ki bu aksam hepimiz yeni seyler denemeyi istiyoruz degil mi?”

konu tekrar piyano dersine gelmisti. ama beni asil olduren lojistikti. ona, onun icin uygun ne zaman ise o zaman ders verebilecegini soyledin ( bak buraya cok dikkat et, cunku sen eskiden dikkat etmiyordun boyle seylere).
selcuk’un veridigi cevap ise “ valla haluk’un evde olmadigi zamanlari tercih ederim” oldu.

o anda tek dusundugum bir insanin kulagini cekmek suretiyle koparabilmek icin gerekli olan kuvvetin ne kadar olabilecegiydi.
selcuk yine basramisti sahne yaratmayi. hayati hep tiyatrolarda ve sinemalarda gecen bir insan icin cok kolaydi kendisinin ve etrafindakilerin hayatini bir tiyaro ya da film sahnesine cevirmek. simdi ki oyununun adi “ kucuk goguslu seksi norolog ve onun parazitten hallice kocasi”.

selcuk konusmaya devam etti.
“ neden oyle olmasini tercih ettigimi aciklayayim. haluk cok cabuk rahatsiz olan bir insan. fazla ses ciktiginda kendisini kaybetme ihtimali yuksek. biliyorum, cunku gunde 8 saatimi onunla geciriyorum” dedi ve gegirir gibi guldu ardindan.

“kesinlikle katiliyorum” dedin ve ekledin
“ ben elimden geldigi kadar onun ozel alanina girmemeye calisiyorum, ozellikle o kitabi uzerinde calisirken. ama yine de en ufak ses onu deliye ceviriyor, mesela sifonu ceksem ya da kedi sehpaya atlasa olay oluyor. bir keresinde beni ve kediyi “dusuncelerine sabotaj” yapmakla suclamisti.

araya girip “selcuk’un burada olmasi beni rahatsiz etmez, ben kulakligimi takar devam ederim yazmaya” dedim.
bu seferde selcuk araya girdi “ pazartesileri ise gitmeyebilirim, zaten pazartesileri haluk’da orda. sorun olmaz benim icin”.
sesimi yukselterek
“ ben rahatsiz olmam senin burada olmandan” dedim.
sen girdin o sira da konuya
“simdi boyle diyorsun ama sen de biliyorsun en ufak bir ses ciktiginda yine delirecek ve beni dusuncelerine sabotaj yapmakla suclayacaksin”

selcuk yuzume bakti ve piskin bir sekilde “ biz seni dusunuyoruz, sana yaraticilik ve sessizlik isteyen isin sirasinda rahatsizlik vermek istemiyoruz, pazartesi’leri en uyugun gun hepimiz icin” dedi.

bu seferde elimde ki ekmegin uzerine tuz ekmeye basladim sinirden.
“bak bugun gunlerden carsamba, ben carsambalari genelde koltukta dizi izlerim ya da play station oynarim ama su an sen buradasin ve ben hic bir rahatsizlik hisetmiyorum.”

selcuk sana bakti, hayal kirikligini hissettirmemeye calisiyordu, sen de ona baktin ayni ruh haliyle.
elimden tuzu alip masanin obur ucuna koyarken
“peki madem, bu kadar israr ediyorsan carsambalari olsun” dedin.
sen tabagina bakarken, selcuk’la goz goze geldik, bakislarinda ki nefret ve
“onunla sevismeyi hakketmiyorsun”
cumlesi cok fazla belli oluyordu.

senin onunde duran karabibere uzanip sarabimq karabiber ektim biraz.

butun bu olanlar, surat ifadeleri, onun herseyi mantikli bir cerceveye oturtmaya calismasi ozellikle de piyano dersinin evde ben yokken olmasi hususunda cok inat etmesi tepkiyi hakkenden detaylardi.
o gittikten sonra aylardir dokunmadigin piyanonun basina gecip chopin’den nocturne calmaya basladin. benim bunca zamandir yalvarmalarim bile seni o piyanonun basina oturrmak icin yeterli olmamisti oysa ki.

cok sinirliydim, piyanonun kapagini hizlica ellerinin uzerine kapattim.
bu kismi buraz daha acmam gerekiyor belli ki.

olay tam olarak soyle gelisti. sen piyano calarken ben yanina oturdum. amacim seninle sakalasmakti. odanin icinde ise selcuk’un surdugu o agir koku vardi. kendi gideli bir saat kadar olmus ama o igrenc koku hala evmizdeydi.
yanina daha da sokuldum, boynundan opmek istiyordum seni, ama boynundan burnuma selcuk’un parfum kokusu gelmisti.

bir an ben tuvaletteyken filan onun seni opmeye calistigi ve senin de karsi koymadigin mental resmi geldi gozumun onune. iste o an kapattim piyanonun kapagini o guzel parmaklarinin uzerine. aslinda amacim parmaklarini kirmak degildi. sadece ofkeme hakim olamamistim. siddetin savunulacak bir tarafi yok elbette ama eminim sen de ayni seyi yapardin.

kimbilir belki de yapmazdin.

3 gun sonra tine psikiatrist arkadasina gittik. arkadasin “saldirgan tavirlar genelde cocuklukta yasanan olaylar sonucunda yine cocuklukta ortaya cikip katlanarak buyurler” dediginde ne sen rahatlamistin ne de ben.
oturudugumuz koltukta ikimizin arasinda duran kagit mendil kutusundan bir mendil alip hizlica bana baktin.
3 gundur ilk defa bakiyordun yuzume.
arkadasin devam etti
“ bazen psikotrop ilaclar saldirganlik derecesini arttirabilirler. simdiii—” onunde duran kucuk deftere bakarak’ son olarak ilacini 3 ay once degistirmisiz. prozac’dan risperdal’a gecmisiz, dogrumu?”
“evet” diyerek basimi salladim.
“ gunde bir tane aliyorsun degilmi?”
“evet, tok karnina”
“rahatsiz edici bir yan etki gozlemledinmi?”
“hayir, ama eger bende ki bu davranis bozuklugunu kimyasal bir dengesizlige baglayacaksak, bir iki sey eklemek istiyorum. son zamanlarda cok gerginim. bir ay kadar bir suredir”
psikiatrist arkadasin sana bakti,
sende “ aynen, bende farkindayim” dedin.

“ sinirli ve gerginim ama bunun belli bir sebebi yok”
araya sen girdin yine hemen
“hergun suratinda, vucudum burada ama aklim baska bir yerde ifadesi, rahatsiz, her an kotu birsey olacakmis gibi”

arkadasin “ıs yerinde durumlar nasil ?” diye sordugunda, sikilarak “ hersey yolunda, arada bir calisanlarla ufak tefek tartismalarimiz olsa da uzerinde durulmasi gereken onemli bir konu yok. selcuk’ta iyi bir patron. sansliyim oyle bir yerde calistigim icin.” diye cevap verdim.

ıkimiz de bize iliskimizin nasil gittiginin, birlikte sadece bize ozel kaliteli zamanlar gecirip geciremedigimizin, beklentilerimizin, is hayataimizin iliskimizi nasil etkilediginin sorulmasini bekliyorduk ama arkadasin olacak adam daha fazla derine inmeden
“yeni birsey denemek istiyorum” dedi.” sanirim sana ayni kategoride ama tamamen farkli bir ilac olan depakote vericem. “ risperdal a olan tepkin kaninda ki seker degerine isaret ediyor olabilir, yuksek sekeri olan insanlarda risperdal zaman zaman saldirganlik artisina sebep verebiliyor. sana bir seker testi yaptiralim.”

“ bu aralar cok isemeye basladi” diye onayladiysanda arkadasini, o seni duymamazliktan gelip depakote’nin nasil stimulasyon da denge sagladigini ve belli basli norotransmiterlari nasil etkisiz hale getirdiginden bahsetmeye devam etti.
ben bu bilim seylerinde anlamiyordum benim icin tek onemli olan sey sonuctu. bu ilac benim gibi olan bircok insanda ise yaramisti bende de yarayabilirdi.

“yani sence kimyasal bir dengesizlik mi?” diye sordun.
ıki dirsegini masaya dayayip yuzunu ellerinin icine alarak cevap verdi psikiatrist ” hemen hemen her sey kimyasal ezgi. ama yine de buna kesin bir cevap vermek cok zor, lakin elimizde ki donelerden ki bu doneler bize kisilik degisikliginin belli bir sistem de degil rastgele beklenmedik anlarda ortaya ciktigini gosteriyor, kisacasi benim tahminim hatali norotransmiter management. tavsiyem en dusuk dozdan depakote’ye baslayalim ve haluk’u oradan izlemeye devam edelim. yarim miligram clonazepam yazacagim onu da stressli ve gergin oldugunu hissettigi anlarda alsin”

ıkiniz sanki ben 5 yasinda bir cocukmusum gibi konusuyordunuz.
buraya kadar hersey anlasilabilir ve hatta tedavi edilebilirdi. ama bizim hala kendi iliskimiz hakkinda sorunlarimiz vardi ve sen de biliyorsun ki bu sorunlarin sadece bir kismi benim kimyasal dengesziligim yuzunden ortaya cikmisti. diger yarisi ise dogal surecle gelisen sorunlardi ve sadece biz cozebilirdik.
o piyano faciasinin oldugu aksam sen kapiyi carpip zeynep’e gitmistin. bir ara polisin gelip beni aile ici siddetten tuttuklayacagini zannettim. ama sen evimizle zeynep’in evi arasinda ki mesafede bir yerlerde kazanin nasil oldugu ile ilgili bir hikaye yazip beni ele vermemistin.
zeynep beni gece yarisi gibi aradi, ben henuz senin beni ele vermedigini bilmiyordum. telefonu acarken elim ayagim titriyordu.
“eger karini ariyorsan benimle, simdi hastaneye gidiyoruz” dedi.
yutkundum, birsey diyemedim, 6-7 kere derin nefes alip verdikten sonra
” ordamisin?” diye sordu.
“evet buradayim.”
“ee, sormayacakmisin ne oldu diye? bak haluk, bir krizle basa cikma seklin buysa eger cok yanlis yoldasin soyleyeyim ben sana, neyse kisa kesecegim, siz tartisip sen evi terkettikten sonra piyano calarken piyanonun kapagi elinin uzerine dusmus”
“dusmus mu?”
“evet, aynen oyle”
“ben evi terkettikten sonra mi olmus”
“haluk allah’ini seversen bana herseyi tekrarlatma, hastaneye gidiyoruz atla gel hemen, bir parmagi kesin kirik obursununde kirik olma ihtimali yuksek.”

“dusmus mu?” diye yineledigimde sorumu zeynep coktan yuzume kapatmisti telefonu.

tuzak olabilrdi bu.
sosyal servisden bir kac kisi beni apartmanin onunde bekliyor olabilir, hatta belki bir kac tane tv kanali bile oradadir. feministler ellerinde pankartla “ kadina siddete son” diye bagiriyor bile olabilirlerdi.
kendi kendime, doguya gitmem gerektigini dusundum o an, kacmaliydim bu sehirden ve hatalarimdan. ama ben batiya hastaneye dogru surdum arabayi.

acilde ki bekleme odasina girdigimde bana gulumseyerek “hosgeldin askim” dedin. ne guzel de rol yapiyordun.ellerim titremeye baslamisti. zeynep araya girdi
” oh! cok sukur gelebildin, ben artik gidebilirim” sana donup
” kusura bakma kuzum, sevmiyorum ben hastaneleri, yarin ararim seni” deyip ayrildi yanimizdan.
sen benim suratima bakamiyordun. benimse butun algi kapilarim acilmisti o an da. koridorun diger ucundan gecerken gicirdayan sedye tekerleginin cikardigi sesi, cok uzagimizda olmasina ragmen bacagini kasiyan yasli teyzenin cikardigi kasima sesini net bir sekilde duyabiliyordum. hatta bir yerlerden bir naftalin kokusu geliyordu. kaynagini henuz bulamamistim ama vardi ve ben aliyordum kokuyu.
duvarda ki televizoyonda gece yarisi pazarlama programi vardi, hani su bicak seti sattiklarindan, hem tuglayi kesen hem kagidi bolen mucize bicaklardan.
“ezgim, cok ozur dilerim” dedim
ellini saklamak istiyordun ama icinde buz olan torbanin ucu hala gorunuyordu kazaginin altindan.
“bunun hakkinda konusmak istemiyorum” diye fisildayarak bagirdin.

“niye soylemedin zeynep’e”

“ allah kahretsin! cunku senin yardima ihtiyacin var ve buna benzer bir sey bir daha olmayacak. ben karisina siddet uygulayan bir erkekle evlenmedim tamam mi? simdi…” sustun o arada

ellerini daha da saklamaya calisirken

” bu olayi unutalim lutfen artik” dedin.

yanina gelen hemsireyle birlikte koridorun obur ucuna dogru yuruyup birlikte bir odaya girdiniz. bense aklimda binbir turlu dusunceyle kendimden ve hayatimdan nefret ederek beklemeye basladim

3 saat sonra doktorla birlikte yanima geldiginizde doktor bana siyah keceli bir kalem verdi elindeki alciyi imzalamam icin
“seni herseyden ve herkesden cok seviyorum, haluk” yazdim alcinin uzerine.

bikiyormusun baban cok uzulmustu. hatirliyorum. kazanin ertesi gunu sen okuldayken aramisti beni.

“ keske kapagin vidalarini kontrol etseydim, muhtemelen oraya tasirken yolda iyice gevsediler” deyip kendisini suclamisti.

“sizinle alakasi yok kadir abi, olacagi varmis” diyerek rahatlatmaya calismistim onu ama pek faydasi olmamisti.

elinde ki alci cikarildikdan sonra, seninle bu konu hakkinda bir daha hic konusmadik. ıkimizde birsey olmamis gibi, hersey normalmis gibi davraniyorduk. ama sen degistin.
en ufak bir tabak kirlendiginde bulasik yikamaya basladin,
daha sik ütu yapip orguye merak saldin.
hatta komsularla muhabete basladin.
en garibime gidense evin butun isiklarini kisip karanliga yakin los isikta oturmaya baslaman.

piano;
ona bir daha dokunmadin. selcuk’da bir daha piano dersi icin gelmedi.

ben de degistim ezgi. ne yazik ki benim degisimim iyi yonde olmadi. o aksamin kaza olup olmadigini bilincli yapip yapmadigimi dusundum hep. cevap bulamadim.
acaba babaannemde kocasi gozune ilk yumrugu attiginda senin gibi herseyin uzerini bu kadar cabuk kapayabilmismiydi?

acaba onlarda bizim gibi o anin hic yasanmadigini varsayip uzerini tozla ortmuslermiydi?

eger bu yolculuga cikmazsam dedeme benzemekten korkuyorum. sana ondan hic bahsetmedim cunku beni yargilamandan urktum. buna benzer saldirganliklarin benim ailemde oldugunu bilirsen benimle birlikte olmak istemeyecegini dusundum. buna bilimsel bir cevap arayacaktin ve buldugun cevap, benim biyolojik olarak insanlarin hayatini berbat etmek icin programlandigim olacakti.
“peki, simdi niye anlatiyorsun bu aile ici krizi?” diye sorabilirsin. sor istersen. ınan bu sefer anlatacagim.

bu arada ben hala borekcideyim.
ınsanlar gelip gidiyorlar, artik satacak caylarida var. kimse sikayet etmiyor, kasiyer kizin suratinda bir huzur. sanki sevgilisi yarin askerden donuyor. cok cay ictim. besinci ile altinci cay arasinda tuvalete gittim.

lavabonun hemen yaninda sifonun uzerinde bir kartvizit vardi. psikolog danisman aynur çeleb. kartin onunde isim unvan telefon adres, arkasinda ise her turlu psikolojik danismanlik hizmeti yuzyuze ya da telefonla” yaziyordu. cebime attim.
psikolojik danismanlik terimi beni nedense hep rahatsiz etmistir. ınsan dogasi itibari ile farkliliklar gosterirken ve bir insanin karakteri bir baska insana benzemezken bu psikologlar neyi baz alarak yardim ediyorlar bize. ya da yardim diye yapilan terapiler aslinda birer plasibomu. ınsanin en iyi terapisti yine kendisi ise neden birinden akil almak gerekiyor? hepimiz tutarsisiz ve dengesiz bir gezegende yasiyoruz, sirtimizda kocaman bicak yaralariyla.
o yaralar ne kadar canimizi acitsa da bakmasini bilene icimizin en guzel yerlerini gostermiyorlar mi? demek ki psikolog yerine bakmayi ve gormeyi ogrenmeliyiz.

gerci hic birsey bu kadar kolay degil. ozellikle de benim yazdigim bir iki satir sacma sapan cumlenin hic ama hic bir onemi yok.

sen ne dusunuyorsun acaba tam su anda? beni oldurmekle bana inanmak arasinda bir yerlerdemisin yoksa en umursamaz halinle “banane” mi diyorsun kendi kendine.
eminim en bozuldugun sey benim bir daha evi terkedecegimi dusunememen olmustur.

bir once ki terkedisime dair cok ip ucu vermistim sana. biliyordun bugun yarin gidecegimi. ama bu sefer oyle olmadi degil mi?
aslina bakarsan bu sefer ben bile bilmiyordum. daha da acik olmak gerekirse bu sefer ki kadar hic ciddiye almamistim kendimi ve bu ilsikiyi.

hergun evi supuruyor toz aliyordum. ne zaman sana “ben de birseyler var ezgi ama isimlendiremiyorum” diye soylensem, ufaktan icerisine girdigim depresyondan bahsediyordum oysa ki.

gerci bunu ben bile yeni yeni anlamaya basladim senin anlamani nasil bekleyebilirim ki?

bir aksam seninle yine tartismistik, sana “kendimi kesfetmek istedigimi soylemis ama senin “kendini kesfetmek mi? kendim ne ya? kendim diye birsey yok haluk, o sadece bir kavram. yeri ya da konumu olmayan birsey. ızafi. ben soyleyeyim sana kim oldugunu, sen kendisini kesfetme kavramina saplantili bir sekilde takilmis bir adamsin. bu kadar! ama kesfedilecek birsey yok, kendine degil bize odaklan artik!” diye cikismistin.

bunu bana soyleyen kadinin bir norolog olmasi ve bilinc denen olgu ile ilgili yillardir arastirma yapmasi da isin komik olan tarafiydi. en azindan ben bunun komik oldugunu dusunuyorum.
bu yolculugun senin icin ne kadar sacma oldugunu bilsem de kendimi iyi ifade edecegimi saniyorum. su ana kadar sana verebildigim tek sey mutfak tezgahina biraktigim not.

nasil bir motif izleyecegimi sana o biraktigim notta yazsam belki de anlasilmasi cok daha zor olcakti. nasil detaya inebilirisin ki? özellikle bu detay cocukluktan baslayip dedeme oradan da selcuk’a kadar uzaniyorsa.

kesin cumleler kursam bu cumleler seni farkli sonuclara ulastirabilirdi. panik halinde oldugundan benimle empati kuramayip beni ve izledigim motifi yanlis anlayabikirdin.
ınanmak istedigim senin bu mektuplar sayesinde bende ki gelismeyi gorebilmen ve icimde ki duygusal/kisisel degisimin farkina varman.

1508 kilometrelik bir yol gidecegim.

teoride, bu yolculuk kendimi bulup, buldugumu kurban etmemle, seninle iletisim kurma arasinda bir yerlerde sonuclanacak.

gecmisim beni hep rahatsiz etti ezgi. duygularimi bile farkli ifade etmeme neden oldu. ama ben bu yuzlesmeye hazirim artik. tam anlamiyla yasadigi dönemin butun boktanliklariyla yuzlesmis olan buyuk buyuk dedem abdulhak cevdet bey gibi.
gozlerini devireceksin yine, zerre kadar umrunda degil 168 yasinda bir misagonistin hayati ya da yaptiklari. ama ben onun kadin dusmani olduguna hic inanmadim.
ogrenmek istemedigini biliyorum ama abdulhak cevdet beyin benim icin ne demek oldugunu anlarsan neden daima gitmeyi sectigimi de anlayabilirsin. bu sefer sana bir secim sansi vermeyecegim ezgi. eger saglikli ve iletisime dayali bir evlilik istiyorsan, hayatinda bir kere birak sana abdulhak cevdet bey’in hikayesini cok kisa anlatayim.
hatirladigim kadariyla senin abdulhak cevdet bey ile ilgili tek bildigin 1868 de divan-ı ahkam-ı adliye tarafindan tutuklanmis hemen ertesi gunde asilmis ama boynunda ki ip koptugu icin ölmemis olmasindan ibaret.
sonra mi ne olmus? divan-i ahkam-i adliye denilen ve yeni kurulmus bu mahkemeye karsi olan bir kac cengaver ertesi gune ertelenen idami firsat bilerek abdulhak cevdet beyi o aksam kacirip bir camiide saklamislar. abdulhak cevdet bey o camiide 2 sene kalmis. bu iki sene icerisinde ne yaptigi pek bilinmiyor, buyuk hala rukiye’ye soracak olursan abdulhak cevdet beyin tuttugu gunluk camiinin nakishanesinde cikan bir yanginda yok olup gitmis.

bildigimiz ve emin oldugumuz ikinci kisim ise, eskiden buyuk dedemle yakin arkadas olan donemin meshur tiyatro ve tuluat ustasi ayni zamanda da sairi semsettin kemal bey’in dedemin yerini saray casuslarina ispiyonlamasi.
hatta semsettin kemal bey’in meshur “sen ki sarab-i lal de yuzen bir cengaverdin, bak simdi alufte alufte geberdin” cumlesi tekrar asilmak icin daragacinin altina getirildiginde toplanan kalabalik tarafindan da koro seklinde bagrilmis. en azindan soylenem rivayet boyle.
dusunsene buyuk dedemin icinde bulundugu ruh halini. en yakin arkadasi, zamaninin entellektueli bir tiyatro ustasi biri tarafindan ispiyonlaniyor. bu senin icin cok da onemli olmayabilir ama benim icin ciltler dolusu bir ders kitabi niteliginde. ozellikle selcuk yuzunden, o da entellektuel, yaziyor, tiyatroya cok merakli sinema salonu sahibi. sende gozu olmasi da cabasi.

neyse, saray muhafizlari abdulhak cevdet bey’in boynuna yagli urgani ikinci kez gecirimisler. ama allah’in isi ip yine kopmus ve buyuk buyuk dedem yine olmemis. bu sefer 3. deneme icin ertesi gunu beklemeyip hemen yeniden denemisler, ama mucize yeniden vuku bulmus ip bir kere daha kopmus ve buyuk buyuk dedem yine kurtulmus. ahali sasirmis. aralardan “bu adam allah’in sevdigi kulu” nidalari yukselmeye baslamis. bakmislar ki bu adami boyle olduremeycekler sokmuslar karnina bicagi almislar canini oracikta. sonra da buyuk buyuk dedemi asarak oldurmeyi basaramayan cellati asivermisler oracikta. bu sefer ip kopmamis ama. celladi ile dedem 20 dakika arayla ayni yerde can vermisler.
3 denemede de cani alinamayan bir insandan bahsediyorum ezgi. sana gore aile ici siddetin baslangici olan bir misagonist ama bana gore olume 3 kere dimdik gidip de olmemeyi basarmis biri o. dedigim gibi, cok da misagonist oldugunu dusunmuyorum zaten. bunu muzeyyen hanim icin yazdigi siirlerden anlamak gayet kolay.

ah keske rededilmeseydi muzeyyen hanim tarafindan, o zaman belki de aşık olmayi zayiflik olarak gormeyecekti.

eminim simdi dusunuyorsundur bu rededilme sonucunda bir tuglaya donusen adamin torununun torununun torunuyla evlenmis olman seni de bir tuglayla evlenmis yaparmi diye.
yapar guzelim! zaten her zaman benim duygusallik yonunden kabiz oldugumu soylersin. abdulhak cevdet bey bunun en buyuk ispati.
….

haklisin, olan enerjimi sana akitmak yerine sacma sapan islerde harcadim ben. posmodern bir iliskiyi cantama kitleyip basladim o uzun yurumelerime. egemen duzene boyun egenler, avangard abazanlar, sagda solda pinekleyen kopekler, muhtesem bir kaybedenim ben ismi duvarlarda yazan.

vay be istemeden de olsa kendimi acikladim sana iki cumleyle, halbuki hic de zamani degildi bunun simdi.
ama soz veriyorum bu sayfayi burusturup atmayacagim. zaten anlatmak istedigim bundan cok daha uzun.
su satirlari okudugunda adim gibi eminim hemen ecza dolabina gidip almam gereken ilaclari avucuna dökup saymaya baslayacaksin. almadigimi anlar anlamaz kafanda bir cevap puf diye olusuverecek.

“tabii ya, ilaclarini almamis o yuzden yine hayal dunyasinda yasiyor”

bir once ki yolculuguma cikisimda da boyle dusunmustun degilmi? oysa ben sadece hayat hakkinda ogrendigim bazi gercekleri ogrenmemis olabilmek icin cikmistim yola. ama basaramamistim.

sen aglayarak aradiginda beni

“askim bize niye bunu yapiyorsun? yoksa ilaclarinimi almadin uzun sure? almadin degil mi haluk? goruyorsun nasil degistigini o ilaclari almadiginda, hadi ne olur geri dön’. diye.

basaramamistim.

benim boynumda bir ip vardi ve bu ipin bir ucu sendeydi ezgi. sen o kadar kuvvetli cekiyordun ki beni, ben uzaklasip kendimi bulmaya calistikca bogulur gibi oluyordum.

bogularak olmekten korktugum icin yari yoldan dondum hep. daha da garip olani ise sana ilaclarimi almadigimi soylememdi.

oysa ılaclarimi aliyordum ben.

hemde hic aksatmadan. karakterimin boktan olusuna bir bahane bulamadigim icin sana “ozur dilerim askim , ilacsiz ne kadar dayanabilirim diye merak ettigimden almadim ilaclarimi” dedim.

bir kucuk yalan nasilda basarmisti herseyi ardimizda birakmayi.

bu bizim buldugumuz bir cozumdu.

ıkimizin de kabul edip uyguladigi bir cozum.
“ozur dilerim askim , ilacsiz ne kadar dayanabilirim diye merak ettigimden almadim ilaclarimi” dedim.

dun aksam ise hersey cok farkliydi. sen uyurken sessizce cantami hazirliyordum. ıcimde ne bir korku ne de acil bir durum icin bir yalan uydurma ihtiyaci vardi.
aklimda olan sadece abdulhak cevdet bey’in ölume meydan okuyusu ve amaci dogrultusunda, sonunda ölum oldugunu bile bile yola devam etmesiydi.

bu sefer yola ilac almadan cikiyorum. tamamiyla dogal bir haluk olarak. en onemli terapi uzaklara gitmekdir ezgi.

dervisin de dedigi gibi “sarhosu yel, aşığı yol paklar”.
guven bana, biliyorum seni yaraladim ama inan bu sefer basarcagim. artik yola ciksam iyi olacak onumde gitmem gereken 1508 km yol var.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.